• oldi

Türkçenin Sırları

Güncelleme tarihi: 20 Kas

Nihad Sami bey, Fuad Köprülü ve Yahya Kemal tedrisinden geçmiş, babadan ve dededen şair bir Türkçe piridir. Bu vesileyle Türkçe'yi mesele edinmesi tabiî olacak ilk kişilerdendir dersek mübalağa olmaz. Kitaba dair söyleyebileceğimiz ilk şey araştırma-deneme karışımı bir kitap oluşudur. Kitaba, Türkçe'nin Sırları isminin verilmesi ise güzel bir tercih olmuş. Sır, efsun peşinde koşulan bir çağda güzel bir çağrışım ortaya koyuyor. Fakat içerik olarak Türkçe'nin sırlı tarafıyla pek ilgilendiğini söyleyemem. Zira söylenen şeyler aklıselim bir zihin için sır olmaktan ziyade âleni meselelerdir. Banarlı bu kitapta neyi savunuyor? Savunduğu şeyin Yunus Emre'nin, Yahya Kemal'in, Karacaoğlan'ın Türkçesinden başka bir şey olmadığını belirtmeliyim. Bu sebeple kitaba yapılan menfi eleştirileri ele alarak kitabı anlamlandırmayı deneyeceğiz. Eleştirilerin bir bölümü Arapça ve Farsça'ya gösterilen itimatın Fransızca, Ermenice, Yunancaya... gösterilmeyişi üzerinden yükseliyor. Kitapta böyle bir tutum görmemiş olmamla beraber Arapça ve Farsça'yı diğerlerinden üstün tutmayı çifte standart olarak görmek, görememenin bir sonucu olmalı. Neyi göremiyorlar? Arapça ve Farsça'dan gelip atalarımızın şiirlerine, aşklarına, cenklerine, namlarına, inançlarına, en has duygularına sirayet eden, milli sesler kazanan kelimelerin Türkçe olduğunu. Türkçe'nin içinde eriyerek Türkçeleşen, Türkçe'nin bağında yaban otları gibi durmayan Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri, Türkçe'nin çok sonraları etkileşime girdiği Fransızca ile aynı kefeye koymak elbette haksızlık olur. Bunun haricinde öztürkçe hareketinin zarar verdiği ya da vermeye yeltendiği kelimelerin yoğunlukla Arapça ve Farsça ile irtibatlı kelimeler olmaları sebebiyle yazarın onlara hassasiyet duyması her vicdanlı insana mahsus bir harekettir. Eleştirilerin bir bölümü ise yazarın öztürkçe faaliyetlerine yaptığı ağır eleştiriler altında toplanıyor. Yazarın ağır eleştirilerinin sebeplerini aşağıda vereceğimiz misâllerle izah edeceğiz. 1) Merdiven'i yasaklayıp yerine ÇIKAÇ dedirtmeye çalışan bir hareketi eleştirmek, içinde Türk geçen (dil, kültür, millet...) her şeye ihanettir. Düşünün ki Ahmet Haşim'in kült şiiri şöyle başlayacaktı: "Ağır ağır çıkacaksın bu ÇIKAÇlardan" ya da hiç başlamadan, o merdivenlere hiç çıkılmadan bitecekti bu şiir. Hangi aklı başında şair ÇIKAÇ gibi bir şeyi şiirde kullanır ki? Ya da hangi aklı selim merdiven yerine çıkaç demek ister? Bundan rahatsız olmayan, ne farkeder diyen bir kişi; Türk olmakla Amerikalı olmak arasında bir fark görmeyecektir. 2)Hayal'in yerine GÖRÜT kelimesini koymaya çalışan bir öztürkçe faaliyeti düşünün. GÖRÜTü bir şiirde kullanmak mümkün mü? Şükür ki hayal'imizi çalamadılar. Fakat onların çalma teşebbüsüne hırsızlık demez iseniz, yavuz olup sizi varlığınızın evi Türkçede bastırırlar. Daha kötüsü ise 'o yavuzlara' sesini yükseltemeyen kancıkların, sesini yükseltme cesareti göstermiş adamlara çemkirmeleridir. Düşünün ki hayalimizi çalmayı başarsalardı Necip Fazıl'ın en güzel şiirinde: "Yolumun karanlığa karışan noktasında Sanki beni bekleyen bir GÖRÜT görüyorum." denilecekti. 3)Köşe yerine bükeç, bükek, bekek demek ne ola? Düşünün ki Farisi ğuşe'den gelerek Türk sesine, estetiğine uyum sağlamış millileşmiş bir köşe'yi bile çok görmüşler Türkçeye. Nasıl bir millilik, nasıl bir estetik, nasıl bir Türkçecilik bu! Türkçeyi köşe'siz bırakarak yamultmaktan başka nedir? Sezai Karakoç'un muazzam şiirinin başlığı Bekek mi olacaktı? Ya da Sezai Karakoç aynı şiirde: "Sen kaç bükekli bir yıldızsın?" mı diyecekti? Azıcık şiirden anlayan bir kişi bu kelimelerle şiir yazılmayacağını bilir. Şiire girmiş bir kelimenin yerine şiire girmesi mümkün olmayan bir ses yığınını koymak elbette bir dile yapılan engel büyük kötülüktür. Bekek, bükek, bükeç, görüt, çıkaç gibi kelimeler kulağına dokununca naylon hışırtısı hissetmeyenler bu meydanda at oynatmaya çalışıyor. 4)Tutmamış kelimelerle eleştirmek kolay diyebilirsiniz. Kelime yerine SÖZCÜK'ü ele alalım. Kelime'nin yerine sözcük'ü koyanları çok merak ediyorum, acaba kalem yerine de sap, sapçık mı diyeceklerdi yoksa kamış mı? Kelime'den rahatsız olan kalemi rahat bırakır mı? Elbette Türkçe'nin kalêmini de kırar! Kelimesiz, kalemsiz, kelâmsız bir Türkçede neyi konuşacağız? Şayet kalemin Türkçe'den atılması okuma yazma bilmeyen milletimizin Türkülerini de vuracaktır. "Kurban olam kamış tutan ellere Kâtip arzu halim yaz yâre böyle " Gurbetin en güzel Türkülerinden birini böyle mi okuyacağız? Hayır böyle okuyamazdık. Kelimeye, kaleme bunu yapan ne kurban bırakır, ne dil bırakır, ne kâtip, ne yâr bırakır! Dolayısıyla böyle bir Türk'ü de kalmazdı geriye. Aşık edebiyatının ve Türkülerin en zarif iltifatlarından "kalem kaşlı" yerine "kamış kaşlı" mı denirdi? O zerafet, incelik ve lâtifeler; şiirleri ve türküleriyle yok olup giderdi. Şayet kelime sözcük'e teslim olsaydı İsmet Özel'in "Yıkılma Sakın" diye bir şiiri de olmazdı. 5)Eser kelimesi yerine konulmaya çalışılan kelime de YAPIT'tı. Mustafa Kemal'in "Öğretmenler yeni nesil sizin YAPITınız olacaktır." sözünü bir hayal edin. Yok yok hayalle derdi olanlar gibi görüntü edin. Öğretmenden çok müteahhit hissi veriyor dimağımıza. Eser'in içindeki o mecaz, soyut his eğitimden kovuluyor. Eserdeki maneviyatın yerini yapıttaki madde gasp ediyor. Parlak bir kafa yerini yontulmuş bir kelleye bırakıyor. Eserden gelen o tabiat sesi, YAPIT ile mekanikleşiyor. Bir kitaba, bir eve, bir nesile hatta bir marifete eser diyebilirsiz ama yapıt demek zevksizliğin, sanatsızlığın neticesi olsa gerek. Eseri, Türkçe'de yıkamadılar ama YAPITın o bulaşıcı hastalığını eser'e de bulaştırdılar. Artık kolaylıkla ruhsuz eserler üretebiliyoruz. Eser, esmekten mi gelir bilmiyorum ama her eser bir esinlenme yani taklittir. Zihinde esen tasvirlerin, kalbi bir ilhamdan geçerek bazen yazıyla, bazen notayla, bazen boyayla yansımasıdır. Eserde olup YAPITta olmayan hasletlerin başında ilham gelir. Bu sebeple eser veren sanatçının minnet duygusu gelişir. Oysa YAPITta ilham yerini diplomaya bırakmıştır. Yapıtın sonunda yapıt sahibinin içini bir ben(ego)lik kaplar. Eser kelimesinin ulviliği karşısında yapıt da sözcük gibi naylondandır. - Ya da beton mu demeliyim?-

50 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Söylenmeye varmadan, hiç oldu giderken sinemde öksüz bıraktığın çağın sinsiliğinden sakladığım sözler. Kelime vesilesi, işlenen şiir değil cinayetti bu kısası vuslat olan yüreğimi korlara atıp, atıp d

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Mayhoş hisler eşliğinde, Ne olduğumu bilmeden, Bilmeden vaziyetimi, Bulduğum ne bilmeden, Bir şey seçtim. Her an bir seçenek daha, Sunuldukça açılan yol kesbetmeye, Yakına yakına, yakınına, Görmeden