Sahilden Geçen İki Kişinin Aydınlatma Direğine Takılan Gözlerinden Yansıyanlar


Azizim,


Bir akşamüstü sahilde yaptığımız gezintiyi hatırlıyor musun? Aydınlatma direklerini işaret ederek, “Düşünsene, kim bilir kaç insan kendisini orada asılı hayal ediyor, kaç insan hayatını o direklere asacağı günün ıstırabıyla yaşıyordur” diye sormuştun. O an için sana verecek cevap bulamamıştım. Çünkü ne demek istediğini ve bir insanın kendisini neden orada hayal edebileceğini zihnimde canlandıramamıştım. Şimdilerde insanların kendilerini bir direkte asılı hayal etmesinin ne demek olduğunu anlasam da hakkında konuşmaktan çekiniyorum. Çünkü intihar edemeyenlerin, hayatlarını intihara çevirdiğini ve sırf bundan dolayı çevresini de kendi acılarına ortak ettiğini düşünerek, bu durumun ne kadar dehşet verici bir çıkmaz olduğunu biliyorum.


Hakkında konuşmaya cesaret edemesek de, o gün, ıstırabını, çilesini ve isyanını şiirleştirenleri hatırlamıştık. İsmet Özel şöyle demişti: “Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında. Aşklarım, inançlarım işgal altındadır. Tabutumun üstünde zar atıyorlar. Cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır. Toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları, geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.”

Necip Fazıl, “Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; hayattan muhacir, eşyadan öksüz?” diyerek katılmıştı aramıza. Çok geçmeden İsmet Özel’in, “Şehre varınca artık meşinler giymelisin daha esmer, daha kankusturucu. Sen o baygın sevgilerin adamı değilsin. Sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde, bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir. Bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin, yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir. Çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin ki ölüm, her yerde uyanıktır.” sözlerini işiterek, heyecanlanmaya başlamıştık. Çaresizliğin sökülmeye başladığı anları yaşıyorduk. Necip Fazıl da bu durum karşısında sessiz kalmamıştı, “Ensemin örsünde bir demir balyoz, kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, yepyeni bir dünya etti hediye.”

Birbirimize şaşkın şaşkın bakarken bu sözlerin bir anlamı olmalı dediğini okumuştum yüzünde. Tam o esnada İhsan Fazlıoğlu halimize bakarak dalga geçer gibi gülmeye başlamıştı. Yanımıza geldiğinden bile haberimiz yoktu. Bağdaş kurup oturarak bir hikâye anlatmıştı. Ama öncesinde demişti ki: “Biz kendimizi kandırmayı, gerçeklikten uzaklaşıp kelimelere ve sözlere sığınmayı, hatta boğulmayı seviyoruz. Çünkü insanların en büyük amacı, gece rahat uyuyacak şekilde yaşamaktır. Bunu gerçekleştirmek sadece maddî değil, aynı zamanda manevîdir de. Olup biteni gece kendisini rahatsız etmeyecek şekilde yorumlamak, insanların en büyük davranış biçimlerinden biridir. Benim ilkem ise, yalan içinde yaşayıp akşam rahat uyuyacağına; gerçeklikle yüzleşip, gece rahatsız olmaktır.”

Biz olan biten karşısında ne yapacağımızı bilemeyerek kendimizi hikâyenin kollarına bırakmıştık. İnancıyla övünenler olarak, inançsızlıkla nitelediğimiz insanların hikayesini dinliyorduk: “Beş bin kişiydiler, beş bin süvari. Birkaç yıldır, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta aralıksız savaşıyorlardı. En yakın arkadaşları, yoldaşları gözlerinin önünde ölmüştü. Maddî ve manevî olarak yorulmuş ve tükenmişlerdi. Geri dönmek için yola çıktılar; ancak bir süre sonra atları öldü, yürümeye başladılar. Açtılar; ancak iki günde bir yemek yiyebiliyorlardı; az ve kuru yiyecek. Süvari olduklarından, yürümeye hiç alışkın değillerdi; hele bu şartlarda. Tam iki ay yürüdüler, iki ay; yani altmış gün. Açtılar, uykusuzdular, yorgundular, bitkindiler. Dışarıdan bakınca; tükenmiş, son güçlerini kullanan, yürüyen ölüler gibi görünüyorlardı. Ülkelerine girdiler. Geldiklerini ve kötü durumlarını haber alan yetkili kişi, onları birlikleriyle karşıladı. Gerçekten de düştü-düşecek bir görüntüleri vardı. Dağınık bir şekilde, yetkili kişinin önünde hareketsiz duruyorlardı; çıt yoktu. Başlarındaki komutan, yetkili kişiye tekmil verdi. Yetkili kişi, ciddiyetini bozmadan, sesini hem gürleştirerek, hem de bir acıma hissi vererek şöyle dedi: ‘Askerler, sizden önce bir emir geldi; derhal geri dönmenizi ve tekrar savaşa katılmanızı istiyorlar. Üç gününüz var. Tüm ihtiyaçlarınızı gidermek, gerekli atları almak ve silah kuşanmak için.’ Bu sözleri duyan, ölü kılıklı beş bin askerin birden gözleri parladı, çökmüş bedenleri dirildi, hemen sıraya girdiler; tam bir savaşçı birlik gibi dizildiler. Başlarındaki komutan, yetkili kişiye dönerek şöyle dedi: ‘Hayır! Hayır! Üç gün olmaz, çok fazla. Eğer bize ihtiyaç varsa, gerekirse bugün bile geri döneriz; atla ya da yürüyerek.”


Hikâye bittiğinde onlar gitti, biz kaldık. Üstelik hep söylediğin gibi dağlar başında da değil. Yolun tam ortasında... Dikenlerle dolu olduğunu daha en baştan bildiğin yolun… Uğruna ayaklarından vazgeçtiğin… Şimdi sana düşen izini sürdüğün yolun hakkını vermek değil midir? Takip ettiğin izlerin hatırına, o yolda karşılaştığın sıkıntıları göğüsle ve yumuşat. Avucunun içine al ve onlara şöyle seslen: “Sizi tutuyorum çünkü şu an elimdesiniz!”



73 görüntüleme0 yorum