Riyânın "Rüya"laşması: Görünmenin İğvâsı

İslam düşüncesinde nefsi tezkiye bağlamında insanın her halinde “ihsan” makamına ulaşması meselesi en ehemmiyetli mevzulardan biridir. Bütün bir Tasavvuf geleneği insanın islam – iman – ihsan katmanlarından üçüncüsünün ilk ikisini de içerecek şekliyle gerçekleştirilmesi üzerine kurulmuştur. Meşhur Cibril hadis-i şerifinde geçtiği şekliyle Allah Rasulü aleyhisselama sorulan ihsanın “ne” olduğu sorusuna cevabı “Allah’a sen onu göremesen de onun seni gördüğünü bilerek onu görüyormuşcasına ibadet etmendir” şeklinde vukuu bulmuştur. İhsan makamı insanın hayatın seyri içerisinde yaptığı “ne” varsa onu Allah’la ilişkilendirmesi, Allah’tan bağımsız, Allah’a çıkmayan bir yolun varlığını kabul etmemesi ve hayatını bu düsturla kurmasını sağlayan makamdır. İnsanın kendisini yaratanın onu gördüğünü idrak ettiği bir makamda, başka gözler onun için ikincil plana düşmüş; başkalarının gözleri insan için daima tehlike arzettiği şekliyle kendisini güdülemeye müsait yapısından boşalmıştır. Yapılan her işe biçilecek anlamda Allah merkezî bir yerdedir. Allah’ın razı oluşu, hoşnutluğunun “nerede” olduğuna dair bir arayış, sürekli bir “faal”iyet, oluş söz konusudur artık insan için. Elbette bu makama vasıl olmak bu makamdan düşmek imkanını ortadan kaldırmayacaktur. Hayatın gel-gitleri, imtihanları dolayısıyla insan bu makamdan her an düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Belki de bu tehlikenin her an vukuu bulma ihtimali insanı daha diri tutuyor, bu tehlike insanın dikkatini hat safhaya çıkarıyordur. Allah Rasulü aleyhisselamın “Ey kalpleri eviren çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl” hadis-i şerifini hatırlamak meseleyi açacaktır. Kainatın efendisi sürekli ettiği bu duayla adeta ümmetine “uyanık”lığın ne verili olduğu ne de kimse için garanti addedilemeyeceğini öğretmiştir. İslam düşüncesinde merkezî yerde duran ve insanın idealinin bağlanması gereken yer olarak ihsan makamı insanın riyaya düşmesine de, riyasını “rüya” haline getirerek tüm hayatını bu sahte “rüya” üzerinden bir sahneye çevirmesine de engel olur. Elbette bu engel işiten ve itaat edenler için söz konusudur ve tekrar etmek gerekir ki kimsenin bu hataya düşmemesi için bir garantisi yoktur.


İslâm düşüncesinde zâhirin inşası bâtınla yan yana olmazsa insanoğlunun durduğu yer münafıklığa kadar evrilebilir. Fudayl B. İyad "Önceki büyükler bir kimsenin dışındaki huşunun içindeki huşudan daha fazla olmasını hoş bulmazlardı." buyurarak bu hakikate işaret etmiştir. Hükema insanın her an “riya” yani “gösteriş”le hayatını perişan kılabileceğinin, iyilik yolunda gittiği zannıyla kötülük üzerine bir inşada bulunabileceği gerçeğinin farkında idi. Ne var ki eşyanın tabiatının değişime uğramakla karşı karşıya kalındığı günümüzde âriflerin sözlerini işitecek kulaklardan mahrum vaziyettedir insanlık. Riya üzerine kurulu bir hayatın “rüya”ya dönüşmesi, peşinden gidilerek bir ömrün bu sahte “rüya” etrafında yaşanması ve ölünceye kadar uyanılmaması bugün tabii hadiselerdendir. Hatta tabii hadise olmaklık bir yana, teşvik edilen, kitlelerin ulaşmak için hayli çaba sarf ettiği bir makamdır. Yukarıya doğru davet eden “ihsan” makamına karşılık aşağıların aşağısına çağıran “riya makamı”.


Modern insanın mahrumiyeti insanın “asl”ını ifsada uğratan şeyleri hayatının merkezine alması sebebiyledir. Mesela riya, insanı olduğundan farklı görünme hevesiyle bir ömür “kendi”liğinden uzak tutmakta, “maliki olmadığı” bir hayatın sahibiymişcesine bir sahte “rüya” yani simülatif bir yapaylığın içine hapsetmektedir. Kitle iletişim araçlarının da bu tağyire hizmeti meseleyi derinleştirmekte, bâtıl asıl olarak addedilmektedir. Halbuki insanın “asl”ı yerini bilmesiyle, tevazu ile mümkündür. Tevazu kelimesi “vaz’” kelimesinden gelir. Adaletin tanımlarından biri de “vaz’u’ş şey’i alâ mevziihi” yani bir şeyi mevzisine (olması gereken, hakettiği yere) koymak demektir. Tevazu insanın vaziyetini bilmesi, haddini de hakkını da tayin etmesi demektir. Tevazunun insanı yükselten, ihsan makamına teşvik eden yanına karşılık, riya; insanı esfel-i sâfiline kadar alçaltma peşindedir.

Adaletin eşyayı mevziisine tevdi etmek olduğunu söylemiştik. Modern dünya anarşinin hakim olduğu bir dünyadır. Anarşinin hakimiyetinde şeylerin yerleri sürekli değişir. Yani modern dünya zulmün merkezîleştiği bir dünyadır. Kıymet ölçüleri hakim paradigmanın istediği yere tevcih edilir. İnsanlar hakim paradigma neyi kıymete layık, hangi hayatı yaşanmaya değer görürse onun peşinde bir ömür tüketmeye sevkedilir. Bu, insanların zahirlerinden (giydiği kıyafetler, mimari zevk(sizlik), tercih edilen yemekler) anlaşılacağı gibi meselelere bakışlarını sağlayan düşünce dünyalarından da anlaşılabilir. Kötünün ve daha az kötünün seçime sunulduğu ve daha az kötünün seçimiyle insanların iyiyi seçtiğini zannettiği bir dünyada kimse kötülüğün yok olması uğrunda mücadele etmeyecektir. İnsanları yaşadıkları hayatlarının riyayı teşvik ve tevsik (doğrulama) üzerine kuruluşu rahatsız etmemekte, riyalarını “rüya”ya dönüştürmekte insanlar birbirleriyle mücadele etmektedir. Görünmek iğva yani saptırıcı bir husus olarak hayatımızı kaplamış, artık bir hususiyet yani özellik olarak kabul edilmiştir. Hususiyetlerini başkalarının belirlemesine göz yumanların yaşadıkları hayat hakikatin rüyası değil, riyanın “rüya”sıdır. Rüyadan uyanmak için gerçeğin ve hakikatin ne olduğu teşhis edilmelidir. Teşhisi başkalarına ısmarlayanların şahsiyetleri ise yok hükmündedir.


FATİH TEKİN

8 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek