top of page

Plüralizm Rüzgarını Aşmak

İnsan teklerinin bir araya gelerek temel sabitelerini ittifakla örgüleştirdikleri peşi sıra ise cem olmuş bir his ile mütecanis bir havaya büründükleri zaman ortaya millet olma şuuru çıkacaktır. Millet olmak, korunulmaya layık bir şeylerin varlığını ikrar etmek, bu şeylerin etrafında müttefiklerle beraber her bir insanın mücadele etmesi manasındadır. Toprak parçaları, taş yığınları ve diğer müşahhas şeylerin anlamını kendi görünüşlerinin üstüne çıkarmaları ancak bu yolla mümkündür. Kıymet biçen insan, biçtiği kıymeti korumakla mükellef olduğunun farkında olan insandır. Böyle bir farkındalıkla bürünmeyenlerin korumak peşinde olduğu bir şeylerin olmaması, kıymet biçmenin ne anlama geldiğini henüz farketmemiş oluşlarındandır. İnsanoğlu üzerinde bulunduğu topraklara kuvvetli yahut cılız bir bağla bağlıdır. Bu bağ mertebeler üzerine kuruludur. Ve en nihayetinde mesele insanın hayatını idame ettirirken “neyi merkeze aldığı”na dayanır. Nerden geldiğini bilmeyenin, üzerinde bulunduğu topraktan nereye gideceğini bilmesi mümkün değildir. Hayatın anlamı kopmaz bir zincirle mukayyettir. Hem fert olarak hem de cemiyet olarak mezkur zincirin ne ile örüldüğü ve ucunun nereye gideceği tek tek insan fertlerinin akıbetini tayin edicidir. İçinde bulunduğumuz dünya ise ilk ortaya çıktığı andan itibaren her türlü otoriteye karşı zincirlerimizi kırmamız tavsiyesiyle bizi baş başa bırakmıştır. Kant’ın “sapere aude!” yâni “bilmeye cesaret et” sözü Aydınlanma’nın hülasasıdır. Bilmeye cesaret etmekten maksat -belki Kilise’nin karşısında olması itibariyle doğru, ancak ipin ucunu kaçırması itibariyle yanlış olarak- insanın kendi kendine yetebileceği, varlık hiyerarşisinin en üstünde insanın olması gerektiğini ima eder. Bu ima belli bir süre sonra tarihin kurgulanmasından tutalım, değer yargılarının yeniden inşasına ve kurgulanan tarih yoluyla sömürgecilik anlayışıyla artık bir çığlık halini almıştır. Ancak bu çığlık zulme uğrayanların attığı bir çığlıktan çok, varlığın haddini ihlal eden, meydan okuyucu bir çığlıktır. Batı artık yalnızca hâkim değil hem de mütehakkim olmuştur. Tahakkümlerinin meşrulaştırılması için ne de olsa olağanüstü bir entelektüel üretim daima kendisini desteklemiştir. Bach’ın bir yandan“Auf Christi Himmelfahrt allein” eseri dinlenmekte, diğer yandan da terk edilen ve maketleştirilen Hristiyanlık elbisesi Afrika kıtasına ısrarla giydirilmektedir. Batı’da modern ulus-devletleri yoluyla Antikite’nin tozlanmış sandığından çıkarılarak kullanılmaya başlayan kıyafetler bireylere öyle ya da böyle giydirilmiştir. Kilise’nin tahakkümü altında asırlarca ezilen halk şimdi “egemen”[1] tarafından ezilmekte, kendisine biçilen anlamı kabullenerek hayatını sürdürmektedir. Bununla beraber Hristiyan ortaçağında anlamını din yoluyla bulan birey bugün o anlamdan da uzaktır. Buna rağmen o günlere lanet etmek ve yarınların bugünlerden çok daha iyi olacağına dair bir kanaatle yaşamını sürdürmek dünya genelinde hâlâ hayli popülerdir.


Plüralizm Türkçeye kelime anlamı itibariyle çoğulculuk şeklinde tercüme edilebilir. Bu mevzunun ilk ortaya çıktığı yer felsefe tarihi eserlerinde Antik Yunan olarak işaret edilerek bu minvalde Elea okulu mevzubahis edilmektedir. Birtakım filozofların varlığın temeline tek bir maddeyi koyma, bu madde üzerinden her şeye sarkma uğraşı (arkhe) karşısında bu okul varlığın temelinin ikiden daha fazla şey ile kaim olduğunu iddia etmektedir.Tafsilatına inmek isteyenler Elea okulu, Empedokles, Anaksagoras ve atomcu Demokritus üzerinden bir araştırmaya girişebilir. Bizim burada bahsini ettiğimiz ve tehlikesine dikkat çekmek istediğimiz "plüralizm” yâni çoğulculuk ise daha çok içinde yaşadığımız dünyada, fertlerin karşılaştıkları farklı dünyalar karşısında târumar olan iç dünyaları ve inançları ile alakalıdır. Çoğulculuğun hâkim olduğu bir yerde bu çokluğu oluşturan şeyler şayet kendi içlerinde tutarlı, müntesibi olanlarca yaşanılır, tüm eşya/hâdiseye nakşedilir bir mevzide anlamını bulmazsa bu çoğulculuk kafa karışıklığı ve sosyal felaketten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Zira bu boşluğu birileri bir şekilde dolduracak, sabitesi olmayan bu kitle farkında olmaksızın sistemin çarklıları haline gelecektir. Kapitalizmin bu kadar neşv-ü nema bulmasının nedeni esasen budur. Kapitalizm yahut herhangi bir ideolojinin bir cemiyette hâkim konuma yerleşmesi orasının ancak önceden boşaltılması yoluyla mümkündür. Yoksa Kapitalizm karşısında bulduğu sahayı ya yiyerek kendine katık kılacak yahut mecburen o alana nüfuz edemeyecektir. Plüralizmin hâkim olduğu bir toplumsal hayat kapitalizm için harika bir fırsattır.


İnsanı karşılaştığı meseleler karşısında kuvvetli kılan heybesindeki malzemelerdir. Bu malzemeler asli malzemeler ise onlardan ortaya çıkacak şeyler de aslın bir fer’i olacaktır. Tersinde ise istenildiği kadar eser ortaya konulsun, esastan uzak olunacak; asıl daima ıskalanacaktır. Müslümanların bugün itibariyle konumları, eşya ve hadise karşısında ortaya eser koymaktan bunalmış bir karakteri ima etmektedir.


P. L. Berger “Modernleşme ve Bilinç” isimli eserde şöyle söylemektedir: “Dinin pek uzun bir zamandır devam edegelen görevi, çoğulculuk tarafından ciddi bir şekilde tehdit edilmektedir. Yaşamın farklı kesitlerine şimdi birbirinden farklı anlamlar ve anlam sistemleri yön vermektedirler. Sadece dini gelenekler ve bunlara vücut veren kurumlar için bu farklı sosyal yaşam dünyalarını kapsamlı bir dünya görüşünün çatısı altında toplamak güç olmamakta, fakat aynı zamanda, tabanda daha da önemlisi, dini açıdan realite tanımlarının inandırıcılığı, bireyin sübjektif bilincinin tehdidi altında bulunmaktadır.”[2] Berger’in tespitinin teşrihine geçtiğimizde şu gerçeklerle karşı karşıya kalırız: İnsanların bugün tâbi olduğu, âlem-şümul bir anlam mihenki yoktur. Buna mukabil bireylerin kendi bilinçleri en başından dışarıdan bir el vasıtasıyla şekillendirildiği için hayata anlam veren din, hayatın anlamını sağlamak şöyle dursun daima sanık sandalyesindedir. İlginç olan Batı’da Hristiyanlığın âkıbeti kendi referans noktaları dolayısıyla gerçekleşmiş iken, İslam âleminin de aynı ruh hâline bürünmesidir. İslâm’da fert ne bir kurum eliyle güdülmekte ne de yöneticiler kendi oluşturdukları kanunlarla ayakta kalmaktadır. İslam hukukunun gelişimi yöneticiler eliyle değil sivil âlimler eliyle gerçekleşmiş ve yöneticilerin yan yollara saptıkları her zamanda muttaki âlimler isyan bayraklarını çekmişlerdir.[3] Batı’da birey daima bir yığının müntesibi iken Müslüman her fert ümmetin kendi şahsında tecelli ettiği temsilcisidir. İnsan- tabiat- İlah tasavvuru Hristiyan dünyasından tamamen farklı olan Müslümanların aynı akıbete düçar olmalarının nedenini bağlılıklarının derecesinde aramak yerinde olacaktır. Zira Müslümanların tarih boyunca güçsüz düştükleri ve uzunca bir süre devam eden hâl-i pür melâllerine inançlarındaki zayıflık eşlik etmiştir denilse yeridir. Elbette Allah’la ilişkisi iyi olan bir cemiyetin başına herhangi bir imtihan / belanın gelmeyeceğini iddia etmek İslam düşüncesinin özünü ıskalamak demektir. Ancak vahye doğru bir şekilde muhatap olan bir milletin ruhları hakettiği değerde bir yere sürmelerinin peşi sıra maddeyi de fethetmeleri işten bile değildir.


Sorulması gereken soru bizce şudur: Bugün her birimiz geçip giden ömür sermayemizde hangi çeşmenin suyunu içmekteyiz? İslâm’ın çeşmesinden beslenmeyenlerin getirdikleri çözümlerin saadeti değil felaketi müjdelemesinin şaşırtıcı herhangi bir yanı yoktur. Diğer yandan bir çeşmeden içmeye kalkışmak içilen o suyla insanın güç ve kuvvet kazanmasını gerektirir. İslâm’ın çeşmesinden içenlerin Batı’yı da Doğu’yu da teşrih etmek vazifeleridir. Bu vazifeye muhatap olan herkesin bir damla kadar da olsa göle katkıda bulunmaları gölün yolunu denize çıkartacaktır. Tüm yolların kendine aktığı merkez muhite gönülden bağlananlar daima işdedir. Yapılması gerekenleri geleceğe yahut başkalarına ısmarlamak çeşmeden içmeye layık olmayanların amelleridir.

FATİH TEKİN


[1] Biz “egemen” kavramını Carl Schmitt eliyle fâş olan anlamında, Ulus-devletlerin güçlerinin merkezi muhitlerini göstermek niyetiyle kullanıyoruz. Bu hususta Wael Hallaq’ın Paul Kahn’dan şu iktibası “egemen”in anlamını açacaktır: “Bütün çağrışımlarıyla egemenlik, monoteizmle çok sayıda ortak vasfa sahiptir: ‘Birincisi, kadir-i mutlaktır: Bütün politik biçimler onun tercihine açıktır. İkincisi, zamanı ve mekânı tamamıyla doldurur: “Ulusun hayatının her anını ve ulusun sınırları içindeki her bir mekânı eşit biçimde temsil eder. Üçüncüsü, onu yalnızca eseriyle biliriz. Önce kitlesel egemenliğin ayırdına varıp sonrasında ona neyi kemale erdirdiğini sormamız söz konusu değildir. Onun varlığını biliriz, çünkü devleti onun iradesinin bir dışavurumu olarak algılarız. Öznenin gerçekliğini onun yaratımının ürününü tecrübe ederek anlarız. Son tahlilde, kendini onun kimliğinin bir beyanı olarak takdim eden dayatmacı bir taleple muhatap olmadıkça bu egemen varlığın ayırdına varamayız. Kendimizi bu egemen varlığın bir ürünü ve bir parçası olarak buluruz. Onun içinde, kendimizi görürüz.’ “ Wael Hallaq, İmkansız Devlet, Çevirmen: Aziz Hikmet, Babil Yay., 3.Baskı, 2012, s.63 [2] Peter L. Berger, Brigitte Berger, Hansfried Kellner, Modernleşme ve Bilinç, Pınar Yayınları, İstanbul, 2000, s.92 [3] Bu hususta eserleri dilimize çevrilen Wael Hallaq’ın çalışmaları hayli ufuk açıcıdır. Bknz: 1) İslâm Hukukuna Entelektüel Bakış, Wael Hallaq,., Çeviren Necmettin Kızılkaya, Pınar yay., 2020, İstanbul, 2) Hukukun Ahlâki Boyutu, Wael Hallaq, Çeviren: Necmettin Kızılkaya, Pınar yay., 2020, İstanbul, 3) İslâm Hukukuna Giriş, Wael Hallaq, çevirmen: Necmettin Kızılkaya, Pınar yay., 2018, İstanbul

54 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanlar muhatap oldukları şeylerin onlarda meydana getirdiği tesirlerden mürekkep olarak hayatlarını devam ettirirler. Terkip edilen şeyin bünyedeki imtizacı (birleşmesi), kişinin benliğinin toplamıd

İnsanın hayatı boyunca duyduğu ıstıraplar, onu bu ıstırabın “neye yönelik” olduğu keyfiyetince terbiye eder. Sathî olandan kaçışın başladığı an ıstıraba adım atıldığı andır. Bu andan itibaren zamanın

bottom of page