• oldi

Olacak ya da Olmayacak Değil Bütün Mesele

Zahidin birisi yolda yürürken bir evin kapısında şöyle yazıldığını görmüş: "Olmayacak duaya sakın ha amin demeyin, şu duama da amin demeden geçmeyin: Sabah olduğunda evimin avlusu mücevherlerle dolsun taşsın!" Zahid merakla evin avlusuna daldığında şöyle işitmiş: "Ey dünya mülkünden geçmiş kişi! Eğer oda dolusu altın yerine cenneti isteseydim amin deyip yoluna devam edecektin. Ama şimdi buradasın. Seni bir çelişkinin içine sürüklediğimi düşünüyorsun ama kendi çelişkinden habersizsin. Duamın olmayacağını nereden biliyorsun? Olmayacak duaya amin demenin olacak duaya amin demekten farkını biliyor musun?" Hikayeyi burada sonlandıralım. Oda dolusu servet isteyen hayalperest bir adama "olmayacak duaya amin deme" deriz ama yatırımları lehine kur beklentileri için dua eden adama, yahut kredi başvurusunun kabul olması için dua edene "olmayacak duaya amin deme!" ikazında bulunmayız. Niçin? Birinci duada akla mantığa aykırı düştüğünden olmayacak dua nazarıyla bakarız. İkinci duanın gerçekleşmesi muhtemel olduğu için yani mantığımıza uygun düştüğü için 'olmayacak duaya amin deme!' ikazında bulunma gereği duymayız. Bizi bu çukura neyin sürüklediğii idrak etmek zorundayız. 'Olmak' ya da 'olmamak'a mantık ya da maddeci gerçeklik açısından yaklaşıyoruz. Hemen her şeyi madde üzerinden temerküz ettiğimiz için soyut gerçeklik -dil ile ikrar etsek bile kalp ile tasdik edemediğimizden- devre dışı kalıyor. Dolayısıyla dualarımızı matematiksel hesaplara, ihtimal ve olasılıklara ram ediyoruz. Bu yüzden "olmayacak duaya âmin deme!" ikazını hakikatten koparıp 'realism'e düğümlüyoruz. Son cümle sizi aldatmasın hakikat ve dua arasındaki irtibatı kimse koparamaz. Burada hakikatten kopan dua değil, duanın çıktığı ağızdır. Atalarımız 'olmayacak dua' derken neyi ifade etmek istemişler? Atalarımızın 'olmayacak duaya amin deme!' hikmetli tavsiyesini doğru anlayabilmek, hakikatle olan irtibatımızı onarmakla mümkün olur. Bu mümkünatın bir çok imkânı var. Sormak imkânını elimizde tutarak cevabı bulmayı niyetlenebiliriz. Doğru soruyu bulabilmek, doğru cevabı bulmak kadar önemlidir. En doğru cevap, en doğru soruyla mündemiçtir. Duayı olur-olmaz kılan ölçü mantığa uygun olup olmayışı mıdır? Modern dünyanın zihnimizi esir aldığı mantık örgüsüne göre evet. O vakit bu örgüyü yıkmakta fayda var: Dua kul ile Allah arasında bir irtibattır. Biz hangi duanın, kimin duasının kabul olup olmayacağını bilemeyiz. "Bu dua kabul olmaz" demek şirke girer. Zaten duanın kabul olup olmayacağı bizi ilgilendirmez. Dolayısıyla atalarımız burada farklı bir şeye işaret ediyor olmalılar. Duayı olur-olmaz kılan ölçü mantık, matematik değilse nedir? Duanın 'kabul olmak'lığı zuhur edip etmeyeceği perspektifinden gaybidir. Gaybı ise yalnızca Allah bilir, insanın ilmini de sınırını da aşar. Öyleyse kulak verelim: "İnsan hayra da şerre de dua eder." Demek ki olmanın ölçüsü mantığa, matematiğe uygunluk değil fıtrata uygunluktur. Hangi duanın kabul olup olmayacağı bilgisine sahip değiliz ama hangi duanın makbul olup olmadığı bilecek akılla yaratıldık. Atalarımız da bunu işaret etmiş olmalıdır. Yani 'olmayacak/olacak dua' derken gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, kabul kelimesiyle irtibatlı olan rızaya uygunluk olmalıdır. Öyle dua et ki Allah razı olsun, hoşnut olsun. Yine Allah'ın hoşnut 'olmayacağı' duaya amin deme. Yıllar evvel bir çocuk gölde boğuluyordu. Çocuk olduğu için olsa gerek boğulduğunu fark edemiyordu. Ben kıyıya ittikçe o gülüp eğleniyordu. Bu durum bize garip gelecektir. Oysa hepimiz boğulma tehlikesi yaşıyoruz ama medet (imdat) ummuyoruz. Çünkü boğulduğumuzu idrak edemiyoruz, tıpkı o çocuk gibi. Hatta o çocuktan daha vahim durumdayız çünkü onu boğan su, çocuğun boyunu aşıyordu. Biz boyumuzun aştığı şeylerde boğuluyoruz. Allah'ın bizi yarattığı eşrefi mahlûkat nizamında duramıyoruz. Yukarıdaki bahse geri dönecek olursak. Niçin bu hataya düşüyoruz? sorusunu da sormak elzem. Buradaki ana etken Türkçeyi yaradılışından uzaklaştırmak olduğunu söyleyebiliriz. Şunu da hatırlamakta fayda var. Soru-nu/yu çözmek bize yetmeyecek. Niçin bu hataya düştüğümüzü bilmek, zafiyeti gidermek zorundayız. Kim bilir aynı zafiyet yüzünden kaç yerden vurulduk. Kim bilir kaç yerden kan kaybetmeye devam ediyoruz. Olgun VERİM

2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Birçok mezarlığı ziyaret etmiş birisi olarak refikamın vatan-ı aslîsinin mezarlığı gibi ilgimi çekeni olmadı. Belki Anadolu'nun bir çok köyünde buna şahit olan vardır, belki de bozkıra hastır bilemiyo

Bugün sizinle duygularını içinde yaşayan insanlar ile dışa vuran insanlarda bulunması ihtimal durumlar üzerinde konuşacağız. Bu ikili tasnif, dışadönük veya içedönük kategorilerin her ikisinin içinde

Şehitlik ve Gazilik bu topraklarda alınabilen en şerefli sıfatlardır. Allah'ın(cc) takdir ve övgüsüne mazhar olan bu sıfatların içini, Peygamber Efendimiz (Gazâvatname) ve sahabeler hayatlarıyla dold