Muharririn Sonsuz Yolculuğu, VII. Bab: Dilde Diriliş -2-

Dilde Diriliş: Yitirilmişin Kazanım İhtimali ve Müjdelenmek

Mânâ, estetik ve feyz. "Ne için yazıyorum?" sorusunu doğru konuşlandırmış muharririn yerden yüksekliğidir bu imge. Muharrir yazacak. Yazdıkça bir üslûbun çemberinde olduğunu görecek. Bilinçsiz bir katılımdır bu. Kalem en çok hangi yazardan beslenmiş ve etkilenmişse, o yazarın üslûbuna meyledecek. Kalemin şehveti vardır çünkü. Ve kalemin şehveti, hayranlık duyduğu üslûba dönüktür.

"Üslûp, zihnin fizyonomisidir" der Arthur Schopenhauer. Konuşma üslûbumuz tamamıyla bu tez lehindedir. Öyle ki en yaygın konuşma bozukluğu olan takifeminin, yani hızlı konuşma probleminin temel kaynaklarından biri de 'zihnin hızlı faaliyet göstermesi'dir. Estetik burada devreye giriyor. Konuşmada verilen "es" konuşma üslubunun estetiğidir. Vurgu, jest ve mimik bu estetiğe tâbidir. Yazı dili ve konuşma dili farklıdır ve fakat büsbütün birbirinden bağımsız değildir. Öyle ki yazı dili ve konuşma dili arasındaki devasa farka rağmen, bahsi geçen Schopenhauer sözü, bu farklılığı kendi uhdesinde imha ediyor. Nitekim yazı üslûbu da bir nevi zihin fizyonomisidir. Zihin deklanşöründe estetik kompozisyon taşımayan birinin, yazı üslubunda kuşatıcı bütünlük ve yumuşatıcı akışkanlık aramak elbette ki beyhudedir.

Estetik, muharririn okuyucuyla arasında kurmaya çalıştığı köprünün dinginlik istasyonudur bir nevi. Okuyucuyu soğuk zeminli somurtkan sütunlu salonlardan çıkarıp, ferah desenli halim koridorlara davet etme operasyonudur. Mademki okumak bir yolculuk, öyleyse tahammüle müsait manzaralar ve doyurucu sofralar seçecek muharrir. Estetiğin icabıdır bu. Ve estetik, gediğine konuşlanmış kelimelerden başka nedir?

Kalem neyden beslenmişse, ona meyledecek. Bir kalem, başka bir kalemin davetinde bulur ilk cüretini. Kalemin şehveti vardır çünkü. Hz. Havva'nın, Hz. Adem'in sol kaburgasından yaratılmış olması sırrına denk bir mana sezilir burada. Hz. Havva, Hz. Adem'in sol tarafında bulur sükun ve inşirahını. Kalem de böyledir. Kalem sahibinin başına gelen ve başından geçen şey, kalemin parmak boğumuna mıhlandığı o ilk vuslattaki şey, her neyse o şey, muharririn sükunudur o. İnşirahı bulduğumuz yer, inkisarı tadil ettiğimiz ve mübarezeye takat getirdiğimiz yerden başka nedir? Kalemin şehveti vardır ve şehvet, fıtrat çağrışımıdır.

Kalem sahibi yazarlık tedavülünde, yazmaya değer şeyler bulabilmek için yazmakta kâmil muharrirlerin teliflerini temaşa eder. Oradan aldığı feyz ile değirmen inşa etmeye cehdeder. Çoğu kez öyküntüdür bu. Nitekim bidayeti eğri olan ameliyenin nihayetinde doğruluk aranmaz. Yine de hoş görülür bu öykünme hali. Çünkü henüz kalem sahibidir o. Kendi üslubunu tayin edebilecek cüsseye vasıl olamamıştır. Kalem sahibi er ya da geç öğrenecektir başka bir kalemden "feyz" alınmayacağını. Bir kalem, başka bir kalemden esinlenebilir ancak, feyz alamaz. Muharrir feyz makamı değildir çünkü, ibret makamıdır. Kalem sahibinin bidayetinde yaptığı eğrilik budur. Feyz, ilmin ve ilimle müşerref kılınmışların harcıdır. Kendinden menkul kerametlerin büyücü asasından başka bir şey olmadığı bilinci, keramet kavramının, ikram olunan şeyi karşıladığı çağrışımına davettir. Muharrir dilenecek. Feyz için ilme iltica edecek. Yazılanların kahir ekseriyeti, ilham olunanların izdüşümüdür. İlham, yani feyz. Feyz, yani talip olunan nispette ikram olunan. Talip, yani teslim olan. Teslim olmayan, ikrama layık bulunmaz.

"Tanrı'ya teslim olmayan, eşyayı teslim alamaz" diyor Sezai Karakoç. Teslimiyetin, yalnızca aidiyet duygusuyla müspet manaya erişebileceği gerçeği vardır. Teslim olmak, O'nunla müsekkin olmaktır. Bu koşu elbet taklide çıkar. Faraza, O'nun merhametini taklit etmeden, O'nun merhametinden pay alamaz; O'nun gibi setretmeden, mahşer günü rüsvalıktan emin olunmaz. Eşya, kelimelerle giydirilendir. Muharrir eşyayı teslim almadan, münevverliğe terfi alamaz.

Kalemin şehveti vardır ve kalem taklide koşar. Sanatın taklit etmek olduğunu söyleyen Aristo'yu referans almadan yapar bunu. İnsan davranışının birincil eylemidir çünkü bu. Kalem sahibi, kaleminin şehvetine medar olmuş muharriri taklitten caymadıkça, "Velleyli*"de kalmaya mahkum ve mahpustur.

Evvel zaman içre kalemi bereketle teçhiz olmuşların kerameti, insana kalemle yazmayı öğretenin kerim kitabındaki mükerrem kelimelere muhatap anlayışla tahrire koyulmaktır. Feyz oradadır, ikram oradadır, mânâ ve nüfuz oradadır.

"Muharrir, münevverliğe çıkmadıkça" ile başlayan her sözümüzün münevver kelimesinin yalnızca islahi mânâsıyla yetinmeyip, lugavî mânâsına da muhatap olduğu şuurunu ilân ile...

Hz. Havva, Hz. Adem'in sol tarafında bulur sükun ve inşirahını. Nitekim Adem peygamberin sadrına indirilen bir şey vardır. Bu sırrın billur kahrına talip olunması niyazı ile...

Oğuzhan Âsım GÜNEŞ

 

*“Mecnûn ile bir mektebi-i aşk içre okurduk / Ben Mushafı hatmettim, o ve’l-Leyl'de kaldı” (Fuzulî)

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek