Muharririn Sonsuz Yolculuğu: IX. Bab

Ecel Önsezisi

Sarf edilen her zerrenin (tefekkür eyleminin) hayata izdüşümünü moral varsayımlarının ötesine taşımak ve sezgiye ulaşmak.. En çok da ecel önsezisine ulaşmak. Yalnızlık esasını göğüslemiş mütefekkirin içsel denetimi buradan tebellür ediyor.

Vehim ve sezgi. İkisi de ilhama dönük. Biri şuurun karıncalanma hali, diğeri ise şuurötesine çıkma durumu. İnsan vehme kapılabilir. Nitekim kapılmak, bir irade yitimidir. İnsan vehme kapılabilir ama sezgiye kapılmaz. Çünkü şuuru karıncalaştıran vehim, soldan gelen ilhamın terkisinde gelir. Şuurötesine çıkan sezgi ise sağdan gelen hakikat esintisinin getirdiğidir.

***

Ölüm hissi, taşıdıkça ağırlaşan, kasvet getiren ve icraat halinde ihtiyaç duyulan itkiyi pasif kılan tasallut gölgesi midir? “Ne de olsa öleceğiz” cümlesinin ihtiva ettiği iki mana; ilki boş verme hali, yani uğraşmaya ve bir şeyler yapmaya lüzum duymama yitikliğinin dışavurumu. Mademki tefekkür namlularımız kahir ekseriyetiyle mücerret olana çıkıyor, öyleyse en çok ölümü sobeleyeceğiz. “Ne de olsa öleceğiz” cümlesi öyle veya böyle kuşatacak bizleri. Bu düşünce bir his hüviyeti kazanacak. Ölüm hissi taşınacak. Taşıdıkça ağırlaşacak. Bu kaçınılmaz evre, ölümün kasvet getiren ve yaşamsal itkiyi sürekli taciz eden bir tasallut mu olacak? “Ne de olsa öleceğiz” cümlesinin ihtiva ettiği ilk mana, bir kefen gibi sarıp da zihni, boş verme zatürresine müptela mı kılacak? İlk reddiye buna, yani vehmedir. Çünkü ölüm hissi, taşıdıkça ağırlaşan ve taşıyana “ağırlık” katandır. “Ne de olsa öleceğiz” cümlesinin ihtiva ettiği iki manadan ikincisi olan; “Mademki öleceğiz ve öldükten sonra yeniden dirileceğiz, bu tarlayı bahtiyar ölüler gibi ekmektir aslolan” hakikati, istikbaldeki ölümü, hayatiyet yüklü bir müstakbel kılar. “Mademki öleceğiz ve mademki ecel bize kaş ile göz arasındaki mesafeden dahaca yakın, öyleyse vakit az, iş ise çoktur” diyerek, ilk mananın kısırlaştırdığı itkiyi ikinci mana ile ıslah ederek yaşayanların tefekkür alemindedir sezgi.

Sezgi bir ilham. Vehim ise vesvese. Her ikisi de “ilham” makamına denk düşüyor olsa da; ilhamın müspet yönünü muhafaza edebilmek adına, vehmi ilham dairesinden men etmektir evlası. Bunca izah teşebbüsü, tefekkür sahibine hücum eden içsel duyuşun hatlarını çizme çabasının icabıdır. Nitekim tefekkür alemine girmiş bir kimse, bayağı olandan uzaklaştır. Öyle ki herhangi birinin kazanımından daha çok şey kazanmaya, herhangi bir kimsenin kaybından daha ağır şeyler kaybetmeye muhataptır artık. Tefekkür aleminde sarf edilen herbir zerrenin yani tefekkür eyleminin hayata izdüşümünü moral varsayımlarının ötesine taşımaya ve sezgiye ulaşmaya çalışmak, yalnızlık esasını göğüslemiş mütefekkirin içsel denetimidir. Burada belirleyici unsur eceldir. Yukarıda bahsi geçtiği üzere, şayet ölüm bir korku olarak tahakkuk ediyor ve aldanmaya müsait zeminler oluşturuyorsa, tefekkür; yalnızca delilik limanlarına ilerleyen bir kadırgadır. Zira böylesi bir kapılım, vehim nişanıdır. Buna rağmen, ölüm ağırlığı hakiki bir ağırlık olarak zihne boşanıyor ve gayrete dönük kaygılar deklare ediyorsa, tefekkür; şuurötesiyle irtibatını muhafaza ediyor demektir. Bu ise sezgi alametidir. Buradan sonrası irtibat, yani rabıta, yani bağlanma yani bir olma.

(...)

Mütefekkir, artık ilhamı bekleyemez. İlhamı çağıracak bir hançere varsa şayet, o hançere, sezgiye matuf bir tefekkürün fikir sahibine aittir. İlham, muhatabının gönül deryasına bir kere girmişse şayet, artık o bir medcezir gibidir. Gönül deryası kabardıkça o belirir, o belirdikçe gönül deryası kabarır. Böylesi bir yürekte ilham, mütemadiyen gidip geliyor ama kaybolmuyor. İlham, muhatabının gönül deryasına bir kere buyurur ve orada var olur. İlham kaybolmuşsa şayet, gönül deryası tufanlar doğursa da gelecek değildir artık.

"İmanını kaybetmiş olan ilhamını da kaybetmiştir." (Sezai Karakoç, Çağ ve İlham, Diriliş Yayınları, 2009, s.38)

Oğuzhan Âsım GÜNEŞ

2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek