Muharririn Sonsuz Yolculuğu, IV. Bab

Kalemi Yinelememek İçin Kalemi Yenilemek

Kalem, tıpkı insan kalbi gibi her türlü tesir ve ilhama açık. Her ne kadar etkenlik potasında olsa da hemen hemen her etken gibi edilgendir bir yanıyla. Kalemi daima hedefte tutan iki namlu vardır ki; onlardan ilki zihin açıklığı, ikincisi kalp uyanıklığıdır. Zihinde ve kalpte cereyan eden her şey, dolaylı yahut direkt olarak kaleme isabet eder. Müspet veya menfi... Kalem isabet aldığı yerden ya mürekkep akıtacak ya da sinir kaybı yaşayarak mağarasına iltica edecek.

Bu gibi hadiselerden en utanç verici olanı şüphesiz suskunluk sarmalı'dır. Zihinde yoğrulmuş fikirlerin herhangi bir masada yalnız kalışı ve hatibin kendi fikrine bir türlü taraftar bulamayışı; suskunluk sarmalını doğurur. Kalem bir müddet sonra yalnızlığını sorgular. Kelamda tezahür eden bu ahtapot rezili sarmal, kaleme bulaşır nihayet. Bizler "inziva" sanırız o hali. Halbuki korkak ve adi bir kaçıştan başka bir şey değildir. Bu raddeye gelen muharrir, tırnaklarının uzadığını ve o tırnakların ne için uzadığını fark eder. Kireci dökülmeye yüz tutmuş bir kerpiç sıvasını kazır gibi hışımla kazımak ve çıldırana dek kazımak için uzayan tırnakların hedefi elbette kalem sahibinin kendi başıdır.

Şayet muharrir münevver olmak istiyorsa, psikolojisini münevverliğe hazırlamalı. Yalnızlığın münevverlik nişanı olduğunu bilmeli evvela. Tıpkı gazilik madalyası gibi. Zihin açıklığını zedeleyen mental yorgunlukla baş etme yolları bulmalı ve aynı nispette kalp sıhhatini daima afiyette tutmanın miftahına muttali olmalı.

Tükenmez kalem tükenir, kurşun kalem kurşunlanır, pilot kalem irtifa kaybı yaşar ve belki infilak eder. Zamanla yaşanır bunlar ve yaşanacaktır. Muharrir kalemle arasına Köroğlu kılıcı koymamalı. O kılıcı koyup da; "ben agrafiyi atlatana kadar bu kılıç aramızda kalacak." deyu beyhude ahdetmek yerine; günlük veya anı gibi türlerin yardımıyla yazmaya devam etmeli. Bu bir muharrir muhasebesidir. Defineye malik viranelerin en kıymetlisidir.

Pratik fasılaya çıkıyor yolumuz:

***

Yazmak da iyileştirir bizi, yazılanları okumak da. En üryan hasbihallerin çekincesiz tekellümüdür bu. Örselenmiş bir halet-i ruhiye ile oturmak masaya, gizli bir mütarekedir. İçteki iç savaşta, içe hükmetmeye ant içmiş olan tarafın beyaz bayrak kaldırmış olması ve karşılıklı kurşun yakmaların dinmesidir. Çünkü iyileşmeye muhtaç yerlerimiz var. Sıhhiye bellediğimiz o masa ve aynı masadaki "yazmak" ve "okumak" ameliyesi. Taburcu olma iştiyakımızın da var bir bahanesi. Hem ne olsa bize ait en acıklı kelime değil midir "taburcu" kelimesi? Acıklı ve bambaşka bir yemine mecbur kılan o kelime.. Yani, taburcu kelimesi. Bir yerde okumuştum bunu. Çanakkale müdafaasında, kanlı mendillerin aşınana değin çitelendiği ve tekrar be tekrar; ta ki aşınıp un gibi ufalanacak raddeye gelecek kadar işlevinin sünnetlendiği o çadırlarda; morfinsizliğin "yandım anam!" feryadına davetiye çıkardığı sedyelerde, en büyük gayretin, en büyük çaresizliğiyle keşfedilmiş ve belki de güç bela, teessürle söylenmiş o kelime... "Taburcu olmak." Yani taburuna gidip, silahını kuşanıp, kafirin bağrına süngü çalacak kadar sıhhat u afiyete kavuşmak. Yani taburcu olmak.

Yazmak da taburcu eder bizi yazılanları okumak da. Hanidir cenk meydanı bellediğimiz şu kelime tabyası, harf mevzii ve imla direnci; çürük raporu almaktan men ediyor bizleri. Taburcu olmak ya da çürük raporu almak. Bu hizaya ya da sigaya çekiyor bizleri. "Yazarın meselesi yaşadığı çağ tarafından belirlenecektir." diyor George Orwell. Meselemi değil, çağımı kendim seçiyorum. Masamı kolluyor, masamı yokluyor ve taburcu olmak için kalemimin kabzasına; meftun iddialığını hiç kuruş edecek bir sadakatle bakıyorum. Meselemi değil, çağımı ve çağrımı kendim seçiyorum.

Tabur komutanımı şehadete uğurladım geçen hafta. Ruhu şâd, mekanı cennet olsun. Biri onun yerini alacak, biliyorum.

***

Muharrir, meltemi unutmuş toprakların kıraç çatlağına düşecek. Üryan kalacak, hedefte olacak ve meltem yerine poyraz, yağmur yerine tufan görecek. Sıradaki niyeti kuşanmıştır çünkü. Ufkunda enver gizin taşıyıcılığı vardır. O enver gizin taşıyıcısı olan muharrir, münevverdir artık.

Oğuzhan Âsım GÜNEŞ

2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek