Makaleler II: Modern Devlet Krizi: Müminlikten Vatandaş Kimliğine

Güncelleme tarihi: 2 Tem

Her dünya görüşü kendine has şartlarda ve vasatta doğar; eşya ve hadise karşısında tez ortaya koyduğu nispette insan ve toplum meselelerine çare olmaya namzet olur. Teşekkülünü tamamladığı iddiasında olması için kendince dört başı mâmur bir dünya görüşünü ekonomiden eğitime değin ortaya koyması ve idealize etmesi, temsiliyle var olması gerekir. Aydınlanma (İng. enlightenment) ile beraber Batı’da insanın akıl yordamıyla dünyayı inşa edebileceği ve Tanrı ile ilişkisinde Tanrı’nın mücessem temsilcisi kilise gibi vasıtaları aradan çıkararak Tanrı ile irtibata geçebileceği düşüncesi hâkim olmuştur. Tanrı’ya dair konuşmak artık herhangi bir bağla mukayyet olmayı gerektirmediği için bu Tanrı her şeye ‘alet’ edilebilir konuma gelmiştir. Aydınlanma’nın nihâi hükmüne göre kilise karanlığı temsil ediyor, bilim ve aklın karşısında konumlandırılıyor, akıl sayesinde bu karanlığın aydınlığa kalbedileceği inancı en başta filozoflar eliyle dile getiriliyor sonra ise hâkim anlayış olarak insanlar nezdinde meşrulaşıyordu. Bu olaylar nihayetinde ise hemen tüm mevzulara sarkarken insan için kurtarıcı rolün merkezinde aydınlanmış aklın olmasını meşru kılıyordu. Sanayi Devrimi'nden, Fransız İhtilali'ne değin insanlığı ilgilendiren ve modern dünyayı şekillendiren hâdiseler sonucu dünyanın gidişatı ideolojilerin merkezleşmesi rayına oturdu. Modern dünya gittikçe imparatorluklardan ulus-devletlere geçiş sürecini zaruri kılarak kendi teşekkülünü tamamlama yoluna girmiş bulunuyordu. Sözgelimi "cemaat" kavramının yerine "toplum", "inanan" (mümin) kavramı yerine "birey" çoktan kaim olmuştu. Toplumların faaliyetlerinin anlamlandırılması işi artık bu dünyada sosyoloji eliyle oluyor ve devlet aygıtının inşası için tarih yazımında farklı bir mecraya adım atılmış oluyordu. Bugünü meşru kılmak için geçmişin dizayn edilebileceği fikri ise hemen herkesçe meşru addediliyordu. Batı’da Antik-Helen dönemine dönülerek kökler oradan seçiliyor ve nasıl Hristiyanlık âkim bırakılıyorsa Müslümanlarla olan irtibatların yemişlerinin de üzeri makyajlanıyor ve seküler bir dünyaya geçiş sağlanmış oluyordu.


Aydınlanma filozoflarının işi, Aquinas'ın izinde Hıristiyanlığa modern bilime mutabık olacak bir hikmet anlayışını dahletmek idi. Ancak Hobbes ile başlayan metafizikten kopuş sürecinde David Hume, Hıristiyanlığa hikmet aşısı yapabilecek teoloji ile felsefe arasındaki işbirliğinin son zeminini de yok ederken, sekülerleşen hikmet arayışı ise Hegel ile dönüm noktasına ulaştı.[1] Hikmet arayışının dinden âri bir mevziye oturtulması, şerri hikmet kılığına sokmanın mukaddimesi manasındaydı.


Gelişen olaylar muvacahesinde Ulus devletinin teşekkül etmesinde “her ulusa bir devlet” anlayışıyla hareket edilirken Hristiyanlığın da çözülmesiyle beraber artık üst kimlik olarak sebep asabiyeti yerini mecburen nesep asabiyetine[2] , ırkî bağlama çekmiş ve vatandaş kimliğinin oluşması için gereken vasat hazırlanmıştı.


Wael Hallaq’ın da değindiği üzere aydınlanma, erken dönemlerinde İslami bilimlere epeyce borçlu olmakla beraber, Avrupalı kökeniyle sadece modern devletin üretilmesine kaynaklık etmedi, en az bunun kadar önemli başka bir şeyi yaptı; bu yeni politik ve politik-kültürel sistem biçimi için gerekli ideolojik meşruiyeti de sağladı.[3] Bu meşruiyetin temini yapılacak hamleleri masum kılıyor ve bir yandan da “hür düşünce” ışığında inşa edilecek modern devletin temellerini muhkemleştiriyordu. Mustafa Özel’in deyişiyle bir yandan da “Kapitalizmin ihtiyacı olan ulus- devletin 'bilincinin' oluşabilmesi için, en gerekli şart ortak hafıza kaybı merkezileştiriliyordu. Yani bir ulusun oluşabilmesi için, onu oluşturan küçük sosyal birimler özellikle yakın tarihlerine sünger çekmeli; mitlerini, inançlarını, kahramanlarını yeni baştan (ve daha büyük bir ölçekte) ‘üretmeliydiler.” [4] Aydınlanmanın gelişiyle beraber ve teşekkülünü git-gide muhkemleştirmesine binaen bu dünya görüşünün bugün de tesiri altında olduğumuz vasat da dâhil olmak üzere kitlelerin hayatlarını doğrudan etkilediğini söylemek abartı olmaz. Din hegemonyasından kurtuluşun peşi sıra eşyanın boşluk kabul etmediği hakikatine binaen insanlara gömlek biçiliyor ve ulus devletle beraber vatandaş rolü aşama aşama ikame ediliyordu. Bu topraklarda vatandaş rolünün ikamesinin başlangıcı olarak ise Tanzimat Fermanıyla beraber ‘gavura gavur denmeyecek’ mottosunda kendini bulan, mümin statüsünün kenara itilmesi ve herkesin eşit(!) konuma indirgenmesi hadisesi zikredilebilir.


Vatandaş Kimliğinin İkame Edilmesi


Her dünya görüşünün oluşturduğu vasat ve sonuçları olduğu gibi son peygamber olarak gönderilen ve ilâhi kaynaklı olarak hayata dair tüm meselelere bir çözümü, kendisinden güç devşirilerek ilacı olan İslâm’ın da toplumun katmanlarını oluşturma mevzuunda kendine has şartları ve sonuçları vardır. Hazreti Peygamber (aleyhisselam) ile birlikte madde merkezli kıymet biçme ameliyesinin baltalanması, insanoğlunun kıymetinin kendi yaratıcısını tanıdığı nispette (marifet) artması ve değer biçilmesi İslâm anlayışında merkezde durur. Son Peygamber ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir ve İslâm anlayışında isterse seküler ve bölümlenmiş zihinle tesmiye edilsin “dünyevi” hiçbir iş ahlaktan âri değildir. Yapılan her işin bağlı olduğu merkezi yer niyettir. Ve Peygamber Efendimiz'in ifadesiyle, vücutta bir et parçası vardır ki onun fesadıyla insan fesada uğrar, salahıyla ise salaha vasıl olur.


İslâm’da iman eden insana “mümin” statüsü verilir ve bu statü ile beraber ahirette göreceği karşılığın yanı sıra dünya hayatında da Müslümanların inşa ettiği bir düzende imtiyazlı olur. Ancak bu imtiyaz çok sıkı ahlaki kurallarla mukayyettir. Hazreti Peygamber tarafından ortaya konulan ve temsil edilen ahlak kurallarına bağlılık derecesinde müttaki olunur. Diğer yandan dünyevi yemişler bakımından küfrünü gizleyen ve ibadetlerini şeklen yerine getiren münafık ile müttaki arasında imtiyaz farkı pek yoktur. Burada imtiyaz asıl yere (ahirete) ertelenmiştir ki müttaki de bunun tefrikindedir. İslâm cemiyetinde bir de zimmî statüsü vardır ki bu terim İslâm ülkelerinde yaşayan gayri müslim tebaa için kullanılan bir terimdir. [5] Zimmi statüsünde canı ve malının korunması temini ile adeta gayr-i müslime rahmet kanatları altına alındığının ilanı yatar. Allah’a ve Rasûlüne inanmak dolayısıyla üstün olunduğunun tefrikiyle beraber zimminin emanı mümine raptolmuştur. Ahlaki kurallarda burada da herhangi bir gevşeklik söz konusu değildir. Öyle ki kasten öldürülen bir zimmiye karşılık Allah Rasûlü aleyhisselamın emriyle mümine kısas dahi uygulanır.


Modern devletin var olmasıyla beraber oluşturulan vatandaş kimliğine gelince ise vatandaş kimliği herhangi ahlaki bir kayıtla mukayyet olmadığı gibi bu hususta merkeze alınan şey devletin menfaatinden başka bir şey değildir. Devlet adeta bir Tanrı gibi bireyin başında buyurgan ve egemen bir tavırla durur ve kendi vatandaşını var kılar. Vatandaş olmak menfaat merkezli bir statüde her an harcanabilir olmaktır ki devlet dilediği zaman herhangi vatandaşını herhangi bir sebeple ortadan kaldırabilir. Ki modern devletin tanımı yapılırken ‘meşru şiddete muktedir’ kaydı da düşünürler tarafından tanımda zikredilmiştir.


Modern devletin vatandaşları olmadan yaşayabileceğini ve üretilebileceğini söylemek bedenin kan dolaşımı olmadan yaşayabileceğini söylemeye benzeyecektir. Bu hususdaki merkezi nokta, bireyler için devletin içinde ve devletin olmak -ki vatandaş neredeyse tamamen böyledir-, devletin çeşitli temel özelliklerini-mikro, sosyo-psikolojik yani insanın ancak devlet yoluyla var olabileceği inancının kendisinde yer ettiği bir seviyede yansıtan toptancı bir tabiiyeti, devlete kökten bağlılığı gerektirir. Bu, insan öznesi içinde devlet gibi bir özelliğin tanımlanmasının nispeten yeni bir şey olduğu anlamına gelir. Biricik homo modernus'un yaratımı anlamına gelir. [6]


Vatandaşın dayandığı merkezi yerin (devlet) neden ahlaka içkin olmadığını Hallaq şöyle açıklıyor: “Eğer devlet sadece 'olguları' ve geniş anlamda değerden ve ahlaki dürtüden yoksun bir dünya tarafından tanzim edilmiş Olan'ı tanırsa ve eğer devlet yasa yoluyla vatandaşlarının hayatları ve savaşma enerjilerinden ve bu değersiz dünyadaki kavgalarından yararlanırsa, o hâlde bu, vatandaşın kendini hiçbir değer, ahlaki zorunluluk ve kendinden öte iyi bir şey bilmeyen bir devletin hatırına feda edeceği anlamına gelmez mi? Bu, çağdaş Müslümanların, doğrudan ve yumuşatmadan yüzleşmesi gereken bir sorudur, her ne kadar Müslümanlar bu soruyla tek başlarına muhatap değillerse de.”[7] Hegel’in “devlet dünya üzerinde var olan İlâhî ideadır” sözü, modern devletin eşyanın merkezine ve mütehakkimi konumuna gelmesinde kimlerin payının olduğunu göstermesi açısından pek mânidardır.


Son Söz


İslâm’ın sebep asabiyetine binaen inşa ettiği ve herhangi etnik bir kaygıyla var kılmadığı mümin-zimmî-ehl-i harp tefrikinin “insanlık dışı” , “özgürlüğü baltalayıcı” olduğunu iddia edip herhangi ahlaki bir bağla mukayyet olmayan vatandaş statüsünü sorgusuz-sualsiz kabul etmek tam da Aydınlanmacı aklın inşa ettiği insan merkezli menfaatperest anlayışın tezahürüdür. Her şeyin ölçüsünün insan olduğu ve bu insanın da nefsini tatminden başka gayesinin olmadığı modern dünyada sorgulanması gereken ilk şey modern devletin ta kendisidir. Vatandaş kimliğinin en çok nakzettiği kimlik, ümmet şuuruna dayanan mümin kimliği iken, bugün Müslümanların çözümlerini devlet kurup bu devletlerin bir araya gelmesinde aramaları ve İslâm âlemindeki zulümlerin böyle sona ereceğini düşünmesi meselenin tefrikinden ne kadar uzak olunduğunun göstergesidir. Balkanlar’da Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle beraber küçük ulus devletçiklerin ortaya çıkmasıyla vatandaş-mümin kimliği arasında sıkışan Müslümanlar ellerinden geldikçe arka planda (yapılan o kadar baskı ve zulme rağmen) din merkezli dünya görüşünden damlamış ümmet şuurunu diri tutmaya çalışmışlardır. Türkiye’de ise bugün İslâm adına hareket ettiğini iddia edenlerin birçoğu bir yandan modern devlet yapısını ve onun şubelerini (bilinçli ya da bilinçsiz) ayakta tutmak için cehdederken bir yandan da tamamen Aydınlanmacı akla dayanan modern devletin vatandaş statüsünü beslemektedir. Müslümanların kendilerine geleceği vasatta her fırsatta “kutuplaşmayın” çağrısı yapan ve İslam adına konuşanların vatandaş statüsünün ne manaya geldiğinden haberdar olmadıkları bir gerçektir. Bize düşen Müslüman olarak bizi Müslüman kılan şartlar içinde mümin olmaklığın ne manaya geldiğini yeterince idrak etmek ve hayatımızı böyle yaşamak, çalışmalarımızı yaparken modern dünyanın statülerini reddederek var olmak; salah olmadan ıslah olmayacağının şuurunda olarak ferdi olarak da çalışmak ve hakiki ümmet olmaklık şuurunu yakalamak için cehdetmektir. Çalışma bizden ve Tevfik Cenab-ı Haktandır.

Fatih Tekin

[1] Bedri Gencer İslamda Modernleşme, Doğu Batı Yayınları, 4. Baskı, 2017, İstanbul, s.261 [2] Tafsilat için bknz: a.g.e. s.141 ve devamı [3] Wael Hallaq, imkansız devlet, çev. Aziz Hikmet, Babil Kitap, 3.baskı, 2020, İstanbul, s.58 [4] Mustafa Özel, Roman Diliyle Siyaset, Küre Yayınları, Dördüncü Basım, Kasım 2018, İstanbul, s.43 [5] Bknz: Dia, Zimmi maddesi [6] Wael Hallaq, İmkansız Devlet s.182 [7] A.g.e. s.171

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İslâm âleminin hususen son iki asırdır içerisinde bulunduğu hâlin izahı yapılırken birtakım çevreler tarafından problemin kaynağı olarak gösterilen merkezlerden biri de tasavvuftur. Tasavvufun insanı

Selçukluların, fethettikleri yerlerde ilk faaliyeti mekânı Müslüman’ın yaşayabileceği duruma getirmekti. Selçuklular şehri insana benzetirdi. Şehri pislikten arındırmak için kanalizasyon çalışmaları b