Makaleler I: 19.Yüzyılda Kafkasya'da Tasavvuf Ve Cihad 

İslâm âleminin hususen son iki asırdır içerisinde bulunduğu hâlin izahı yapılırken birtakım çevreler tarafından problemin kaynağı olarak gösterilen merkezlerden biri de tasavvuftur. Tasavvufun insanı atâlete sürüklediği, mücahede ve mücadeleden alıkoyduğu iddiası bu hizipler tarafından sürekli gündemde tutulmaya çalışılmış ve bu suçlama üzerinden günah çıkarmaya kadar gidilmiştir. Biz bu makalemizde Kafkasya örneği üzerinden geçmişte bu coğrafyada meydana gelen mücadelelere değinerek bu iddianın çarpıklığını ve gerçeklikten uzaklığını işlemeye gayret edeceğiz.


Tasavvuf Nedir?

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri tasavvufu “Tasavvuf, hiç sulhu olmayan bir savaştır.” şeklinde tarif etmiştir. Bu kısa tarif üzerinden uzun uzadıya izahlara girilebilir. Ancak bu sözün nefisle savaş olduğu, dolayısıyla bizim anladığımız manasıyla düşmanla savaş olmadığını iddia edene; düşmanla karşı karşıya gelmenin, cihattan kaçmamanın, cesareti kuşanmanın kişinin kendi nefsiyle olan savaşından hâli bir şey olmadığını hatırlatmak yerinde olacaktır. Kişi kendi öz nefsiyle olan mücadelesinde cehdini yeterince kuşanmadan düşman karşısında metin durmaya muvaffak olamayacaktır. Zira savaşta yokluk, korku, imkânsızlıklar vardır. Bunlara göğüs germe ise nefisle olan mücadeleyle doğrudan alakalıdır. Tasavvuf, kişinin kendi öz nefsi olmak üzere içinden dışarıya (kâfire) doğru halka halka yayılan ve biri diğerinden keskin bıçak gibi ayrılması mümkün olmayan sulhsuz sürekli bir savaş halidir. Bu noktada Salih Mirzabeyoğlu’nun şu sözünü hatırlamak Tasavvufun cemiyeti ıslah ve yaşanabilir nizamı besleyici olarak nerede durduğunu haber verecektir: “Biz sebepte de, neticede de, gayede de, hedefte de bütün insan faaliyetlerini toplayıcı mihrak noktası olarak, "kişinin kendi öz nefsiyle savaşı"nı görüyoruz.”


Tasavvuf son asra kadar her zaman Müminin faal oluşunu doğrudan etkileyen ve onu diri tutan bir “hâl” olarak telakki edildi. Bilgi ile olan irtibatımızın ters-yüz olması, doğru telakkimizin şirazesinin kayması sonucu kadim dünyamızın diğer pınarları gibi Tasavvuf da yanlış değerlendirmelerden nasibini fazlasıyla aldı. Şimdi Kafkas’larda Tasavvuf’un neyi temin ettiği üzerinden meseleyi daha iyi anlayabiliriz.


19. Yüzyılda Kafkasya’da Tasavvuf


XIX. yüzyılda Sanayi devriminin Rusya’ya ulaşmasıyla hem yeni sömürge alanlarını genişletmek hem de sıcak denizlere ulaşmak isteyen Çarlık Rusyası bu planın önemli bir parçası olarak Kafkasya’nın işgaline karar vermiş ve silah sanayiini geliştirerek XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Kafkasları işgal etmiştir.

Ruslar Kafkasya’da nihâi olarak savaşı kazanmasının önünde en büyük engel olarak duran İslâm’ın varlığını idrak etmiş ve mücadelenin seyrini değiştirmek için halkı İslâmi kimliğinden soyundurma yoluna başvurmaya karar vermiştir. Sekizinci yüzyılda Müslümanlaşmaya başlayan Kafkas’larda Ruslar eski adetleri canlandırma yoluna giderek İslâm’ın Kafkas’ların hayatına etki eden sosyal yönünü zayıflatmak istemişlerdir. Bununla beraber Ruslar’la iş tutan kişiler halkın yüksek kesimlerine getirilmektedir. Buna rağmen bu kişilere halk mücadeleden kaçan, münafık gözüyle bakmakta ısrarcıdır. Bu saldırılara karşın Kafkas uleması kendilerinin “gazâvat” Ruslar’ın ise “müridizm hareketi” şeklinde adlandıracakları mücadele yoluna başvurmuşlardır. Bu hareketin üzerine kurulduğu temel umdeler şu şekilde idi:

“Rus eseri olan her şey ve Rus hareket tarzına benzeyen her vasıf haramdır.

Hastası olanlar hastalarını Rus doktorlara tedavi ettirmeyeceklerdir. Zira bu vesileyle Ruslarla dost olma ihtimali vardır.

Ruslardan nefret etmek dinin şartlarındandır.

Din düşmanı Ruslara karşı Gazavât zamanı gelmiştir.

Muhammed ümmeti kâfirler idaresinde yaşayamaz.

Her Müslümanın ilk ve son düşüncesi Gazâ ve Şeriat’tir.

Cennet kılıçların gölgesindedir.

Savaştan ve kâfirlerden kaçanın yeri cehennemdir.

Kâfirlerle savaşarak ölenler diridirler, onlar cennette yaşarlar.”


Kafkasya’da Tasavvuf yoluyla başlayan bu mücadelenin bayraktarı olarak kaynaklarda genel kabul gören kişi İmam Gazi Muhammed’dir (v. 1832). Ondan sonra İmam Hamzat (v.1834) sonra ise İmam Şâmil gelmiş ve sistemli bir şekilde Ruslara karşı mücadele sürdürülmüştür. Bu isimlerden önce gelmiş Şeyh Mansur ise Ruslara karşı ilk mücadeleyi başlatan kişi olarak zikredilse de onun mücadelesi tam teşekküllü değildir. Elbette hareketin fitillenmesinde tesiri pek fazladır. Tasavvufun dinamizmini arkasına alan bu mücadelenin öncüleri Rusya’ya karşı ayakta bu vesileyle durmuşlar, mücadelelerine anlam katmayı bu yolla başarmışlardır. Tasavvuf bu topraklarda dinamizmi sağlayan biricik alan olmuştur. Bu bölümde İmam Şamil’in mücadelesine biraz yer açmak yerinde olacaktır:


İmam Şamil en yakın dostu Gazi Muhammed’in ölümüne kadar vaktini genellikle onun yanında geçirmiştir. Gazi Muhammed’in Şamil üzerinde büyük etkisi olmuştur. Karakhi’ye göre İmam Hamzat vefat etmeden önce “benden sonra hilafet ve riyaset Şamil’indir” demiştir. Hamzat’ın şehâdetinden sonra ulemâdan bazıları İmam Şamil’e biat etmek istedilerse de kendisi imam olmaya razı olmamıştır. Daha sonra ulemânın ve çevrenin zorlaması karşısında mücadelenin lideri olmayı kabul etmiştir.


İmam Şamil göreve başladığı zaman Rus baskısının yanı sıra bölge halkının ihanetiyle de çok uğraşmıştır. Hatta Rusları Şamil’e karşı kazandıkları birçok zafer onları destekleyen bölge halkının sayesinde olmuştur. Buna rağmen İmam Şamil çalışmaları sonucunda mücadelesini tüm Kuzey Kafkasya’ya yayabilmiş ve Ruslara karşı birçok zafer elde etmiştir. (Yıldızbaş, 2020)


Çeçenistan’da Bugün Tasavvufun Rolü


Yukarıda ısrarla Dağıstan üzerinden Tasavvufun cemiyetleri atâlete sürüklemek şöyle dursun Müslümanları dinamik tutan bir hâl olduğu gerçeğine karşın bugün Çeçenistan’da yönetimde bulunan Kadirov’un Rusya ile olan dostane ilişkisinin, ikinci Çeçen-Rus savaşında babasıyla Rus’ların tarafına geçmesinin ve Rus’lardan onur nişanesi almasının nasıl bağdaştığı sorusu dile getirilebilir. Her şeyden önce söylemek gerekir ki biz kendi davalarını terkederek güce, makama tamah eden insanların ne Çeçenleri ne de Tasavvuf’u temsil ettiğine inanmıyoruz. 19. Yüzyıllarda Tasavvuf cihat ekseninde Müslümanları yekpare bir oluş halinde düşmanla, işgalci ile mücadeleye sevkederken bugün istismar edilerek Çeçenistan’da şeriattan sapmış cemaatler eliyle insanları Rusya’ya karşı savunmasız, karşı koyacak gücü alınmış halde bırakmakta. Elbette sahih yollar, toplulukların da varlığı su götürmez bir gerçek. Bu durumda sorulması gereken soru neden Tasavvufun burada bulunduğu değil bu hale hangi yollarla sokulduğudur. Doğru sorular sorulmadan doğru cevapların alınması mümkün değildir.


Sonuç Yerine


Kafkasya coğrafyası konumu itibariyle hususen Rusya’nın yüzyıllardır planlarına dahil olmuş ve çeşitli yollarla bu toprakları işgal etmiştir. Halktaki inancın kaybolmaya yüz tuttuğu anda âlimler tasavvuf üzerinden faal bir harekete girişmişler ve mücadelelerini tasavvuf ekseninde anlamlandırmışlardır. Öyle ki Dağıstan’da İmam Şamil’lerin şanlı mücadelelerinden sonra Şamil Basayev gibi isimler de bu asırda bu mücadeleyi öyle ya da böyle tasavvuf üzerinden ayakta tutmaya gayret etmişler, son ana kadar mücadele etmişlerdir. Kimi modernist kimi selefi olduğunu iddia eden gruplar Çeçen cihadının baltalanmasına sebep olarak Tasavvufu gösterseler ve buna delil olarak da Kadirov ailesinin tasavvufla ilişkisini getirseler de internetten rahatlıkla bulunabilecek bir video ile Şamil Basayev’in dilinden Çeçen cihadının bu hareketlerden nasıl zarar gördüğüne şahit olabilirler.

Yazının başında da Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri üzerinden zikrettiğimiz üzere Tasavvuf sürekli bir savaş hali, sulhu olmayan bir mücadeledir. Bugün de Müslümanların kana bulanmış, ezilmiş, dünya sisteminin çarkları içinde sıkışmışlıklarına karşın tasavvuf kendisinde potansiyel bir cihad ruhunu, varoluş mücadelesini barındırmaktadır. Selçuklular, Osmanlılar, Sultan Fâtih’ler, Abdülhamit’ler tasavvuf üzerinden mücadelelerine anlam katmışlardır. Biz Müslümanlara düşen her şeyi kendisi için zararsız hâle bürüyerek ve yeşile boyayıp damgasını vurarak bize sunan kâfirlerin allayıp pulladığı tasavvuf anlayışını değil, kendi tarihimizde münbit bir şekilde mevcud olan tasavvufu mücadelelerimize mihenk taşı yapmaktır. Rabbimizden dileğimiz Kafkasya’nın da diğer coğrafyalarımızın da yeniden Hilafet bayrağı altında birleştiği günlere ulaşmada biz Müslümanların memur olduğu şeyin idrakinde olmayı bizlere nasip etmesidir. Son olarak biliriz ki bizler zafer değil seferle mükellefiz. Gayret bizden Tevfik O’ndandır iman ederiz.

Fatih Tekin

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Selçukluların, fethettikleri yerlerde ilk faaliyeti mekânı Müslüman’ın yaşayabileceği duruma getirmekti. Selçuklular şehri insana benzetirdi. Şehri pislikten arındırmak için kanalizasyon çalışmaları b