Kuru Bir Emek Olarak "Okumak" *

Güncelleme tarihi: 20 Kas

Tasavvuf, yalnızca Allah’a vasıl olmanın şeriate sımsıkı bağlı bir yolu değil; eşyanın hakikatinin anahtarlarını vermenin de müessesesidir. Ameli bir yolculukla seyr-i süluk devam edegelirken; sâlike eşyaya bakışta müteal olana yönelik bir demet anahtar da verilir. Elbette bu husus, yani nazari olana bakıştaki müteal boyut, ferdden ferde farklılık arzedecektir. Ameli olanı destekleyen vedahî ameli olanı mümkün ve mükemmel kılan nazari bilgi de tasavvufun insanoğluna bahşettiği hazinelerindendir. Bu meyanda İbn’ül Arabi hazretlerinin telifleri, İslâm düşüncesinde başlı başına bir çığır açmış, düşünce dünyamıza ciddi katkılarda bulunmuştur. Bugün ise biz, şiirleri daha duru olan ve duru olanın ardında derin bir ummanı barındıran Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmekdir” şeklinde başlayan şiiri vesilesiyle “okumak” meselesini anlamlandıracağız. Bu yazı, tasavvufi düşüncenin bahşettiği bir yol üzerinde, “okumak” gibi ehemmiyetli, dindarından muhafazakarına kadar çeşitli insanları ilgilendiren bir mevzuda “yorum” denemesidir. Her yorum bir yoldur. Aşırıya kaçmadığı ve yolun zıddına bir hedefe sapmadığı müddetçe kulak verilmeye müsaittir.


Okumak meselesi bugün kimi çevrelerce bir “fetiş” haline getirilmiş ve yalnızca tek katmana hapsedilmiş, kimi çevrelerce de göz ardı edilerek bir kenara itilmiştir. Zaman zaman yazılarımızda da dile getirdiğimiz üzere kadim manasıyla adalet, eşyaya hakkını vermektir. “Okumak” meselesini kendi makamına irca etmek de bizi adaletin teminine götürecektir. Gerçi bugün dünyada işler ekseriyetle “görsellik” üzerinden yürümekte, kitleler bu vesileyle manipüle edilmektedir. Ancak “okumak” aktüelliğini hiçbir zaman yitirmeyecek bir hâdisedir. Okumak diyince akla ilk gelen şey kitap okumaktır. Aslında kitap okumak okuma çeşitlerinden birisidir. Kitap okumak, yazarın düşünce dünyasıyla, hayatı boyunca elde ettiği bilgilerin belli bir nizam etrafında müşahhaslaşmış haliyle irtibata geçmektir. Bu irtibata geçişte okurun şuur seviyesi hayli önemlidir. Zira okumayı mesele edinmiş birisi, her yazılanın okunmaya layık olmadığını, okunmaya layık olan her şeyin de büsbütün teslim olunarak okunmasının insanı daha üst bir şuur seviyesine taşımak şöyle dursun, kendisini akamete uğratacağını bilir. Kitap okumak üç katmanlı “ilm’el yakin- ayn’el yakin- hakka’l yakin” yolculuğunun ilk katmanına denk düşer. İlim ilim bilmektir ve bu biliş en nihayetinde epistemolojik bir düzeyden başlar. Bu düzeyin bir üstüne çıkmak ise her okurun altından kalkabileceği bir mesele değildir. Şiir yoluyla meseleyi teşrihe gitmek faydalı olacaktır:


Yunus Emre’ye göre ilmin bilinebilirliğinden maksat kendini bilmektir. “İlim ilim bilmekdir ilim kendin bilmektir” der şair. Mısranın ilk kısmında ilmin ilim bilmek yâni “ne ise o” oluşunu (min haysü hüve hüve) bilmek olarak dile gelişi, devamında kendini bilmekle yer değiştirir. İlmin bilinebilirliğinin ilmin bilinebilirliği olarak teşrihi peşi sıra; ilmin bilinebilirliği kendiliğinin bilinebilirliğine rapt edilmiştir. İbn’ül Arabi’nin “Bütün yolculuk kendimden kendimedir” sözünde hülasa edilen hikmet bu şiirin ilk mısrasını anlamak hususunda bize hayli yardımcı olacaktır. İnsan kendinin farkına vararak ötekinin tefrikine erişebilir. Öteki fikrine sahip olmak içinse kendini bilmek gerekir. Kendini bilmek ise ilimle yani evvel emirde bilinmeye müsait bir “şey”in tesciliyle mümkündür. Kendini bilerek ötekini bilmek ve daimi keşf halinde ötekini bilerek kendine dönmektir mesele. Meseleyi anlamlandırmada İbda düşüncesinin merkeze aldığı daire sırrı bize yardım edecektir. Daire sırrında, dairenin ilk noktası ile son noktasının kavuşurken sırt sırta oluşu hayrete şayan bir remzdir. İlk nokta ile son noktanın aynî bir hale bürünmesi ise bütün yolculuğun insanın kendinden kendiliğineliğinin resmidir. Yunus Emre mısranın devamında “Sen kendini bilmezsin yâ niçe okumaktır” buyurur. Şiirin geneline bakıldığında şairin bahsettiği okuyuş bugün bizim “kitap okumak” olarak adlandırdığımız şeyle örtüşür. O da, kendi zamanında; İslâmî ilimleri okuyan, ancak okumayı bir üst katmana taşıyamayan; muradı kestirmekten uzağa düşen idraklere hatırlatmada bulunur: “Dört kitabın mânâsı bellidir bir elifde / Sen elif dersin hoca mânâsı ne demekdir”. Diğer yandan hikmetin “toplu- cem olmuş” şekline de işaret vardır bu mısrada. Elif’den dört kitabın mânasını okumak mümkündür, diğer yandan dört kitabı yüzlerce kez hatim “Elif”de faş olan sırrı anlamada zerre kadar fayda vermeyebilir kişiye. Okumak ancak insanın kendini bilebilirliğine hizmet ettiği ölçüde “faydasız ilim” olmak tehlikesinden âri olacaktır. Allah Rasulü aleyhisselam her fırsatta faydasız ilimden Allah’a sığınmıştır. Mütefekkir faydasız ilimin İslâmi ilim sahiplerine de ilişeceğini göstermek maksadıyla ve bilmenin ilk katmanının insanı faydasız bir mevziye hapsedebileceği uyarısıyla bu hususu şöyle işaretler: “Semirmeyi marifet sanan felsefeci HAKİKİ MÂLUM'dan mahrum olduğu gibi, kuru ölçü ezberciliğinde kalan ve "Şer'i hükümleri bilmek itikadın aynı değildir" hikmetine çatan İslâmî ilim sahipleri de aynı sırdan mahcuptur… İnsana en başta idraki gereken husus, faydasız ilimden Allah'a sığınma şuurudur…”[1]


Hususen İslâmi hassasiyete sahip dimağların tereddüte düçar olduğu hususlardan birisi de okumaya konu olan şeyin İslâmi ilimler nevinden olmadığı takdirde nasıl anlamlandırılacağı üzerinedir. Felsefi mesail, tarih, yahut sosyoloji gibi Batı’da ortaya çıkmış yahut Batı’nın boyasıyla boyanmış ilimlerin okunması yoluyla kişi kendini bilmekliğe hizmet edebilir mi? Yahut bu tür okumalar kişinin Hakk’ı bilme yolculuğunda nasıl bir yer işgal eder? Baştan şunu söylemek yerinde olacaktır: Amellerin Hakk’ı bilmekliğe hizmet etmesi niyetin keyfiyetiyle ilgilidir. Bugün içinde bulunduğumuz dünya öyle ya da böyle İslâmi ilimlerle alakası olmayan hatta bu ilimlerle taban tabana zıt telakkilerle ortaya çıkan ve varlığını sürdüren ilimler yoluyla ayaktadır. Fıkıh İslam cemiyetinin hayatını tanzimde başrolde iken bu ilmin Batı’da -bugün küreselleşme yoluyla tüm dünyada- karşılığı sosyolojidir. Sosyolojinin bir toplum mühendisliği vazifesi gördüğü yahut temelleri itibariyle karşı çıktığı dünyanın sürdürülebilirliğine engel olacak bir hüviyete sahip olmadığı ehline malumdur. Ancak sosyolojik okumalar yapmak da kişinin Hakk’ı bilme yolcuğunda kendini bilmekliğine fayda temin edebilir. Müslüman bir dimağ, sosyal kuramları kendi itikadi duruşuyla ve İslama muhatap anlayışı çevresinde mütaala edebilir, içinde meskûn olunan dünyanın problemlerine evvela nüfuz ederek peşi sıra ise çözümler üreterek okumalar yapabilir. Hatta İslam toplumunda bu gibi meselelerle meşgul olmak farz-ı kifayedir. Kelam ilmi İslam dışı ve zararlı akımlara karşı üretilen cevapların toplandığı bir ilimse, bugün modernlik, kapitalizm, daha da güncel olarak metaverse ve dolayısıyla transhümanizm gibi mesaile karşı da; Müslümanın takınması gereken tavrı içerecek bir muhtevaya büründürülebilir / büründürülmelidir. Zaten bu husus Müslüman ilim adamlarını son bir asırdır fazlasıyla meşgul etmiştir.


Kendini bilmeklik ötekini bilmek için bir mukaddimedir. Müslüman ise kendini bilme yolculuğunda dünyadan sorumlu olduğunun şuuruyla, kendini bilmekliğini halka halka etrafa yayması ve insanoğlunun bugün makinenin dişlileri arasında ezilen ve yokluğa mahkum edilen haysiyetini kurtarması gerektiğini bilir. Muhyiddin İbnü’l Arabi hazretlerinin “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imanda olamaz” sözü bu gibi mesaile kıyas edilebilir. Kendini bilmek esasen Hakk’ı bilmektir. Zira kendiliğinin bilgisine sahip olan, kendisini var edenin şuuruna varmış demektir. Kendini bilmek acziyetini ikrar etmek, kemal ve zeval sarkacına gerili bir ip olarak imtihan dünyasında bulunuşunu bilmektir. “Okumakdan mâna ne kişi Hakk’ı bilmektir / Çün okudun bilmezsin hâ bir kuru emekdir” der şair. Zinciri şöyle kurmak doğru olacaktır: Okumak kişiyi kendini bilmeye götürür. Bu biliş yoluyla insan Hakk’ı bilebilecektir. Sonu Hakk’ı bilmeye erişmeyen okumak ise (nevisi ne olursa ve neye yönelik olursa olsun) kuru bir emektir. Kuru emeklerin sonu ise hüsrandır. Yazımızı dervişin şu mısralarıyla bitirmek hülasaten meramımızı ifade edecektir:

“Okudum bildim deme çok tâat kıldım deme / Eri Hak bilmez isen abes yere yelmekdir”


Fatih Tekin

 

[1] Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, s.66, 5. basım, 2018, İstanbul


* Bu yazı ilk olarak Dilhane Dergisinin 58. sayısında yayımlanmıştır. Dergiye Dilhâne | Aylık Dijital Dergi | Dijital Kütüphane (dilhane.net) linkinden erişilebilir.

60 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek