Kaybettiklerimiz Üzerine Bir Deneme -2-

Adâlet her şeye eşit hak tanımak değil, eşyaya hakkını vermek; onu hak ettiği yere koymak demektir. Hemen her kavramda meydana gelen ve Batı merkezli düşüncelerin dillerine pelesenk kıldığı “eşitlik” isteği ne insanı ne de kâinatın ilk insandan beri cereyan eden kanunlarını tanımayışın ifadesidir. Eşitlik adâleti değil zulmü tetikler. İnsan makinevâri bir varlık değildir. Onun girift, iç içe geçmiş ve modern bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen (!) çözemediği yanları hayli fazladır. Hoş aklıselim bir tefekkür bu ilerlemenin insanı anlamaya yaklaşmak şöyle dursun uzaklaşmayı tescil ettiğinin de farkındadır. Ne var ki içerisinde bulunduğumuz eğitim sisteminden tutalım, herhangi bir hadiseye bakışımızda, muhatap olduğumuz idrak seviyesinde hem de yanlış tarafından tutularak modern bilimin merkezileştirildiği ve onun hâkim güç / anlayış olarak tezahür ettiği bir gerçektir. Çoraklaşmış tefekkür arazimiz bu gerçeği görmemize de bu görüşümüzü ilan etmemize de müsait değildir. Temel meselelerde dahi ne yapacağından bihaberleştirilmiş insan topluluğu kaybettikleri şeylerin peşine düşmek şöyle dursun; kayıplarının farkında bile değildir. Fark etmek eşyayı tefrik ile mümkündür. Eşyayı tefrik için ise insanın kendi yerini bilmesi gerekir. Kendi yerini tayin edememiş; kendisine tayin edilen yeri kabullenmiş bir idrakin yapacağı tefrik kendiliğini değil mahkûmiyetini ispat edecektir. Her ispat bir sabitenin vurduğu resim fırçasıdır hayata; başkalarının fırçasını tutanların mensubiyeti sahteliklerden örülü bir illüzyondan ibarettir bir bakıma. Adâleti ayakta tutmak insan oluşu kaim kılmaktır. Adaletin yok olduğu yerde insanın mübarekliği def edilmiştir. İnsan nesneleştirilmiş, kendisiyle oynanılan rakamlara, silinmesi problem teşkil etmeyen verilere dönüşmüştür. Bu dönüşümde aslan payı Batı’nın insana tayin ettiği yerdedir. Batı hümanizm rüyasıyla inşa ettiği dünyada insanı istatistikî verilere dönüştürmüş, kendi caddelerinde yere çöp atmak polisi davet eden bir “suç” teşkil ederken Irak’ta insanların canına kıymak, onları sömürgeleştirmek meşru addedilmiştir. Bu ikiliği aşmak için yaratanın insana bahşettiği vicdan kendilerince yorumlanmış, çeşitli filozoflar eliyle de rasyonalite bağlamında okunarak “olması gerektiği gibi olmak ”tan uzaklaştırılmıştır. En büyük zulüm şirktir. Şirk insanın kendini tanımaması sonucu Allah’ı tanımayışını ilan etmesi; kendisine bahşedilen hayat nimetini inkâr ederek kendini tanrılaştırması demektir. Evet, puta tapmak da, İsa aleyhisselamı –haşa- Tanrının oğlu kabul etmek de bir bakıma kendini tanrılaştırmaktır. Bu cinayet insanın haddini aşmasını normalleştirip, hayatın tabii gidişine ortak etmek, mutlak müessir faili insan kılmakla mümkündür. Adâlet eşyayı yerine koymaktır. En büyük adaletsizlik ise eşyayı var kılanı yanlış yere koymaktan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Hakim’inde “Allah size emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman ise adaletle hükmetmenizi emreder.” Buyuruyor. Nisa suresi 58. Ayet-i kerimede geçen bu emir insanın varoluşunun mutkinliğinin, olması gereken mevziiye vasıl olmasının ancak adaletle mümkün olduğunu haber vermiştir. Ne var ki Batı’nın adalet anlayışı rasyonel, katı bir aklın eseri olduğundan hukuk en fazla zulme karşı pansuman tedbirler sunmaktan gayrı işe yaramamıştır. İslâm emaneti hak edene, ehline, o işi en güzel şekilde yapana tevdi etmeyi salık verirken Batı ise kendisinden olmayanı yok sayarak adaleti kökünden baltalamayı normalleştirmiş hatta idealleştirmiştir. Buna karşın “Avrupa merkezci” tarih yazımı Batı’nın tarihini baştanbaşa bir destan ve adaletin tecellisi olarak, medeniyetin yegâne temsilcisi kılıfıyla sunmakta başarılı olmuştur. Bu topraklarda yaşadığı iddiası olanlarda ise altı asırlık cihanşümul bir devletle adaletin de, insan olmanın da ne olduğunu temsiliyle ortaya koyan bir devletin varlığına karşılık; geçmişini Avrupa merkezli okuyarak kendini yok saymayı marifet addeden bir anlayış zihinlere hâkim olmuştur. Bu anlayışa karşılık her şeyi mükemmelleştiren, tarihimizden ibret değil hamaseti kendine azık almayı doğru bulan anlayışlar da karşı hatta yer almıştır. İhtiyacımız olan şey ne Batı merkezci okuma ne de Osmanlı’yı makyajlama! Gerçekleri adaletle, olduğu gibi okumak ve seleflerimizi hayırla anarak gözümüzü yalnız asr-ı saadete dikmenin, tarihsel tecrübeyi dikkate alarak yeniden adaletin mutlak temsilcisi olmanın zamanı geldi çoktan da geçiyor. Modernleşmenin kıyısında kalmış memleketimizde Batı’ya yaltaklanarak geldiğimiz yer ahlâken iflas, ruhen felç, iktisaden çöküşten gayrısı değilse; bakmamız gereken yer kendimiz, kendiliğimizi hakikatiyle temsil edenlerin izleridir. Tarih bir gurur kaynağı değil ibret vesilesidir. Şimdi ise ibret ile eşya ve hadiseyi hakkıyla tabir edebilmek gayesiyle izimizi sürebiliriz… Fatih TEKİN

Yorumlar


10 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Birçok mezarlığı ziyaret etmiş birisi olarak refikamın vatan-ı aslîsinin mezarlığı gibi ilgimi çekeni olmadı. Belki Anadolu'nun bir çok köyünde buna şahit olan vardır, belki de bozkıra hastır bilemiyo

Bugün sizinle duygularını içinde yaşayan insanlar ile dışa vuran insanlarda bulunması ihtimal durumlar üzerinde konuşacağız. Bu ikili tasnif, dışadönük veya içedönük kategorilerin her ikisinin içinde

Şehitlik ve Gazilik bu topraklarda alınabilen en şerefli sıfatlardır. Allah'ın(cc) takdir ve övgüsüne mazhar olan bu sıfatların içini, Peygamber Efendimiz (Gazâvatname) ve sahabeler hayatlarıyla dold