Izdırabın Çarpık İfşası

Güncelleme tarihi: 20 Kas

Herhangi bir cemiyet nizamı insanı tanıdığı ölçüde onu köşeye sıkıştırmaktan, ahlaki düşüklüklere teşvikten, şerefini payimal etmekten çekinecek; asgari yaşama düzeyini ona vermek yoluna gidecektir. Asgari yaşama düzeyinden maksat yalnızca maddi imkanlar değil, maddeyi de anlamlı kılan manevi hususlardır. İnsanın ulaşması istenen vaziyete yolculuğunda her aklı başında düşünür toplumsal düzeni ve bunun sağlayıcısı devleti; düşünce serüvenlerinin müstesna yerine yerleştirmiştir. Sokrat’ın ölümü dolayısıyla devletin keyfiyetinin ehemmiyetini idrak eden Platon, devletin insanların mutluluğa (eudaimonia) ulaşmasındaki rolünü ve merkezi yerini metinlerinde işlemiş, politik iktidarın gerekliliğini düşüncesinde yoğun bir şekilde ele almıştır. İnsan fertlerinin “kendilerini gerçekleştirmesi" (kendiliklerinin hakikatine vakıf olmaları) içinde yaşadıkları düzenle irtibatlı olarak ele alınmalı, bu düzenin onlara vereceği meyille müspet yahut menfi oluşlara uzanacakları gerçeği ıskalanmamalıdır. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın bir yanıyla “küresel bir köy” haline gelişi, diğer yanıyla modern devletin aşağı yukarı hemen her ülkede aynı sistemle insanları kuşattığı “gören göze” âyândır. Bu yazı, insani yaşama keyfiyetinin örselendiği bir vasatta; fertlerin adım başında ifşa ettikleri ızdırap üzerine bir deneme, soru sorma ve cevap alma yolunda adım olarak kaleme alınmıştır. Her soru cevaba ulaştırma ihtimalini içinde barındırsa da “sahih” cevabı sağlamaz elbette. Ancak soru sorulmadan ve sorgulama gerçekleşmeden (muhasebe) “sahih”e ulaşmak bugün için hayli zordur. “Sahih” olan “sıhhat verici”dir ve doğrunun insanı er ya da geç sağlığa kavuşturduğu müsellem bir hakikattir.


Bugün insanlar adım başında ızdıraplarını dışa vurmaktadır. Ancak bu ızdırap dönüşmüş, üstü kapanmış bir ızdıraptır. Izdırabın hakikati içten gelenidir. İnsanın kabz halinden neşet eden ızdırab hali bast (genişlik) haline atacağı adımın müjdecisidir. Acı insanı terbiye edici bir hisdir. Bu terbiyenin mümküniyeti ise ızdırabın otantikliği nispetinde vukuu bulur. Ahlaki bir yaşamın ötelendiği, şeylerin kendiliklerinden tecrid olunarak metalaştığı, bu metalaşmadan insanın da payını aldığı bir manzarada “ ızdırabın çarpıklaşması” işten bile değildir.


Bugün için acı çekmek “geçim derdi” ve günlük meselelere indirgenmiştir. Ahlaki bir çarpıklık dolayısıyla veyahut cemiyeti kaplamış bir hastalığın nedenleri üzerine bir ızdırap çekiş bugün için pek mümkün değildir. Ekonominin berbatlığı, lüks yaşamın git gide hülyalaşması bugünün en ızdırap verici hadiselerindendir. Elbette toplumsal düzenin sağlayıcısı devlet insan fertlerinin madden asgari yaşama düzeylerini sağlamaktan da mesuldür. Yahut karnını doyurmaktan aciz olduğunuz bir insana vaaz vermek onu belli bir süre için teskin edebilse de açlığını gidermeyecektir. Adaletsizliğin hükümferma olduğu bir dünyada insanların isyanları tabiidir. Ancak sorulması gereken asıl soru şudur: Pastadan pay hemen herkese verildiği, cemiyete teşmil edildiği takdirde asıl meseleleri konuşmanın sırası gelecek midir? Asıl meselelere eğilmek, insanların ancak karınları tok olduğu zaman mı mümkün görünmektedir? İçinde bulunduğumuz dünya insanlara pastadan pay verilerek yahut asıl meselenin pastadan pay kapmak olarak işaretlenmesi yoluyla işlerin yürütüldüğü bir dünyadır. Her şeyin yerinin değiştiği (asıl anlamından ve yerinden tecrid edildiği, koparıldığı) ve anarşinin hâkim olduğu bir dünyada ızdıraplar da asıl anlamından kopmuş, kendi hakikatlerinden boşanarak simülatif; dolayısıyla sahte bir kıyafete bürünmüşlerdir.

Bugün ızdırapların ifşası çarpık bir yoldan gerçekleşmektedir. Bir şey çarpık bir yoldan vukuu bulduğu takdirde kimliğini yitirir, dönüşür. Doğru yolcunun yolu doğrudur. Yanlış yol doğru yolcuyu yanlışa sürükler. Usulün eksikliği vüsulün katilidir (yöntemdeki sorun, varmanın engelcisidir). Anlamından koparılan ızdırap hem sığ bir hale büründürülmüş, hem de insan oluşun katmanlarını aşmak için kendinde barındırdığı mümküniyet iptal edilmiştir. Halbuki insan yemek yiyerek var olan bir varlık değildir. Var olmak, yemek yemenin, beşeri ihtiyaçlarını gidermenin çok ötesinde, insanı farklı alemlere taşıyacak imkana sahip olan bir “farkında olma” halidir. Var olmanın künhüne varmak var edicinin tefrikiyle mümkündür. Var edicinin ışığı olmadan var olmayı anlamlandırmak “varoluşcular”ın düştüğü yanlışa düşerek, her şeyi özgürlük merkezli ele almak, bu özgürlüğün bağını da yanlış yere bağlamaya çıkacaktır.


Heidegger “var olmak” meselesini anlamlandırırken erken yaşlarda gördüğü Hristiyan eğitiminden kendinde iz kalan kavramları sekülerleştirerek düşüncesini örüyordu. Bir yandan da Batı’nın 2500 yıllık tarihinin, şeyler ile irtibatta onları asıl mevzisinden saptıracak bir şekilde vukuu bulduğunu dile getiriyordu. Izdırabın çarpık ifşasından söz ederken, eşyayı kavramadaki asıl sorunla hayatı boyunca ilgilenen Alman filozofu anmadan geçmememiz gerekir. Filozofun Nasyonal Sosyalist partiye meyli hatta açıktan desteği, insanların varlığı anlamlandırma yolunda ihtiyacı olan bir düzenle çevrelenmesinin gerekliliğini kavraması nedeniyleydi. Heidegger’in varlığı anlama cehdi her ne kadar asıl mevziisine ulaşamamışsa da düşünce tarihi içinde müstesna bir yere sahip olmasını sağlamıştı. O modernitenin kendisini eleştiriyor, dünyanın bu hale gelişini Grekler’in eşya ile irtibatlarındaki sakatlığa dayandırarak ele alıyordu. Bugün insanların ne yapacağını bilemez hale gelişine dair Batı’yı merkeze alan bir sezgiyle yıllar evvel şu uyarıda bulunmuştu: “Batı’nın ‘halklarının kutsal kalbini’ bekleyen tehlike düşüş tehlikesi değil, ne yapacağımızı bilemez durumda olduğumuz için kendimizi modernitenin iradesine teslim etmemiz ve onu yaşatmamızdır” [1] Bugün insanların ızdıraplarını ifşasının çarpıklığı eşyanın büsbütün yerinden oynatılması, anlam kargaşasının hâkim oluşu dolayısıyladır. Heidegger “dil ifşa eder (Sprache macht offenbar)” diyordu. Bugün dilin ifşa ettiği şey çarpıklığın müsellem bir hakikat oluşundan gayrı bir şeyi göstermemektedir.


Kore’li düşünür Byung Chul Han ise acının traşlanmasından bahseder. Günümüzde acı yok edilmiştir. Toplum palyatif bir toplumdur. Hastalığın tedavisinin mümkün olmadığı, ancak hastanın acılarının ilaçlar vasıtasıyla giderileceği, yani hastanın asıl meseden inhirafını sağlayacak bir anlayışla donanmıştır bugün dünya. Izdırabın çarpık ifşası ızdırabın yok olduğunun ifşasıdır aslında. Bir şey kendi kimliğinden tecrid edilince ortaya çıkan şey artık başka bir “şey”dir. Han günümüz toplumunun ızdırabının çarpıklığını şöyle özetler: “Aşırı miktarda yazılan ağrı kesiciler acıya yol açan toplumsal koşulların üzerini örter. Sadece ve sadece tıp ve eczacılık alanlarına aktarılması acının bir dil, ve sonra bir eleştiri haline gelmesini engeller. Acının elinden nesnelliği, dahası toplumsallık niteliklerini alır. Palyatif toplum, ilaçlar ya da medya yoluyla oluşan duyarsızlık sayesinde eleştiriye karşı bağışıklık kazanır. Sosyal medya ve bilgisayar oyunları da anestezikler gibi etki gösterir. Toplumsal sürekli anestezi, bilgi ve düşünmeyi engeller, hakikati baskılar. Adorno Negatif Diyalektik’te şöyle yazar: ‘Istıraba ses verme ihtiyacı, bütün hakikatlerin ön koşuludur. Çünkü ıstırap, öznenin omuzlarına binen nesnelliktir; öznenin en özel unsuru olarak deneyimlediği ifadesi, nesnellik üzerinden dolayımlanmıştır.’”[2]


Baş meselemiz baş aşağı dönmüş kıymet ölçülerini yerli yerine oturtmaktır. Bunun için yaslanacağımız kaynağın eşyanın hakikatine vakıf bir el yoluyla bize bildirilmesi gerekir. Vahyin ıskalandığı bir vasatta sözler retorikin ötesine geçemezler. Halbuki fert fert her insana ulaşmanın yolu sahici ve sıhhat verici bir anlayışla bürünmekle mümkündür. Izdırapların çarpıkca ifşası “gören göz” için noksanlığın vasıfda değil asılda olduğunu ilan etmektedir. Bundan sonrası; atılan her adımda geçmişle irtibatın muhafazasıyla beraber şimdiyi tahkim etmek şuuruyla hareket etmekten ibarettir. Mütefekkirin[3] dediği gibi hep yeniden keşfe mevzu olanı hep yeniden keşefedecek bir mesafede durmak, kesiksiz arayışın sağlayıcısı olduğu gibi, sahte ve yarım oluşlarda bulunacak tesellinin de engelcisidir.

[1] Martin Heidegger, Heraklit. (1) Der Anfang des Abendlandischen Denkens (Heraklit) (Summer Semester, 1943) s18 (çev. Hüsamettin Arslan) [2] Byung Chul Han, Algofobi -Günümüzde Acı-, Çev: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, 2022, s.23 [3] Metinlerimizde “mütefekkir” mutlak olarak kullanıldığında kastedilen “Salih Mirzabeyoğlu”, “üstad” mutlak olarak kullanıldığında ise “Necip Fazıl Kısakürek”tir.

27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek