"İnsan" Olamayışın Istırabı -4-

Güncelleme tarihi: 2 Tem

İnsana dair konuşmak / yazmak da herhangi bir şeye dair konuşarak o şeyden fersah fersah uzağa düşmek tehlikesine düşmekle aynı derecede tehlikeli bir iş. Hatta insana dair şuurumuzdan dış dünyaya çıkan kanaatlerimizin bizi götüreceği yer herhangi bir şeyin götüreceği yerden daha tehlikeli. Zira insana dair konuşurken bir bakıma kendi “ben”imizi nesneleştirerek konuşma mevzusu kılıyor ve bu “şey”i kendi dışımıza sarkarak cevaplamaya gayret ediyoruz. Ne var ki modern düşüncenin insana dair söylediği sözlerin bizi getirdiği yerin transhümanizm olması, insanın kemalinin ancak ölümsüzlüğe varmakla ve bunun da makineleşmeyle mümkün olacağı iddiası bizi insanın ne olduğuna dair tashihe, eşyanın aslına ircasına sevkediyor. Modern düşünce bilimi, felsefesi, sanatı vesaire insan verimlerine dair müessir neyi varsa hemen hepsiyle insanın ruhunu ya yok sayarak ya da ruh yerine nefsini kaim kılarak kendini var kılıyor. Kadınlar için kozmetik ürünler, erkekler için lüks arabalar “insan” oluşlarına dair kendilerine bir seviye katettirerek materyalist dünya görüşünün dizayn edilmiş dünyasına taşıyor. İnsanın ruhundan söz etmek ise modernliğin dışında bir noktaya tekabül ettiği için baştan saf dışı kalınıyor. Max Scheler insana dair Batı’nın nicelik olarak artan ilim(!) çeşitleriyle zıt istikamette seyralan noksaniyetini şöyle ifade etmişti: “Düşünce tarihinin hiçbir döneminde insan kendisi için günümüzdeki kadar mesele olmamıştır. Birbirleriyle alakalı hiçbir şey bilmeyen ilmî, felsefî ve ilahiyat ilimlerimiz, kısaca insanbilimlerimiz (Antropoloji) var. Bu sebeple insan hakkında açık ve tutarlı bir bilgimiz yok. İnsanı araştırmayı üstlenen özel ilimlerin durmadan çoğalması, insana ilişkin düşüncelerimizi aydınlatmaktan çok karıştırmış ve belirsizleştirmiştir!”[i]

Hazreti Ali’nin “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” sözü bu noktada mânidar. Zira bütüne dair insanda meknuz bulunan (nübüvvet yoluyla inkişaf eden) ilim bir nokta halinde ve her meseleye kendisiyle sarkılacak sabiteleri sağlayan bir nur olmaktan, giderek “enformatik cehalet”e kalbolmuş, bilinmesi gerekenin ilmini gize çekerek bir çöplüğe, kîl-u kâle dönmüştür. Modern bilginin kendisi tam olarak Hazreti Ali’nin sözündeki cahiller ve onların cehaletine denk düşmekte, entelektüel kaygılar insanı câhil kılmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Bizce Cogito Ergo Sum (Düşünüyorum o halde varım!) düşünceyi vardırdığı ve kendisine mesnet kıldığı yer itibariyle tefekküre değil cehalete sürüklemenin ve bunun motto olarak ifade edilmesinin ilanından başka bir şey değildir. Zira cehaleti aşmak bir bilgi yığınına sahip olmakla değil; insan olarak neden var olduğumuz sorusuna insan oluşumuzun haysiyetine yakışır şekilde cevap vermekten geçmektedir. Bilgiyi kendisine katık kılarak işleve geçen tefekkürün, Modern Batı düşüncesinin zıt istikametinde yer alan, asıl bilinmesi gerekenin bilgisini sağlayacak olan tefekkürün bizdeki yerini ise İmam-ı Rabbâni hazretlerinden şöylece işaretleyebiliriz: “Tefekkür, şüpheye düşmeden ve kalbi başka şeylerle meşgul etmeden, elde edilmek istenen bir bilgi için iki ilmin arasını birleştirmektir. Şayet kalb, bu iki bilgiyi hazırlamak ve birleştirilen o iki ilimde hissetme niteliğini kaybedecek derecede son derece dikkat kesilir ve âdi şeyden kıymetliye intikal ederse, buna “tefekkür” denir. Tefekkür, şüphede, tereddütte ve kalbten giderilmesi gereken hastalıkların tedavisinde vâciptir; şarttır.” [ii]

İmam’ı Rabbani hazretlerinde dolayısıyla İslam düşüncesinde kalpteki hastalıkların tedavisinde vacip olan, ve asıl vazifesini bu şekilde icra eden tefekkür; modern düşüncede kalbi yok saymak, nefsâni olanı ruhâni olanın yerine ikame etmek, insanda imtihan sırrınca bulunan iştihaları imtihanı es geçerek normalleştirmek için vardır ve modern Batı’nın tarihi; tefekkürün cehalete hizmetinin tarihidir desek abartı olmayacaktır.

Biz “inanalım diye bilmeyiz, bilebilelim diye inanırız”. Yâni aklımızı merkeze alarak bilmeyi asıl kabul edip bilgiden asla yolculuk yapmak yerine asıldan bilgiye doğru gelir ve bulduğumuzu arar, bulduğumuzu iddia ettiğimiz şeyde tahkiken imana vasıl olmak için derinleşme yoluna gireriz. Zira bağlı akıl akla hudutsuz bir hürriyet vermeyi değil, adaleti tahakkuk için (her şeyde olduğu gibi) eşyayı doğru yere tevdi etmeyi salık vermektedir. Allah Rasûlü’ne (aleyhisselâtu vesselam) imanın hakikati; Hazreti Ebubekir’e Miraç gecesinin peşi sıra gelerek haber verilen Miraç olayı karşısında müşriklerce imanından döneceğini zannedenlere cevap olarak “O söylüyorsa doğrudur” da toplanmıştır ve aynı kahraman “İdrakin aczini idraktir ki idrakin kendisidir” sözüyle akla verilen payı sarahaten ifade etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de ise “akıl” kelimesinin geçtiği hiçbir ayet ne isim ne de mastar olarak geçmemekte; sürekli fiil haline izafeten “akletmez misiniz”, “akletmezler mi” şeklinde geçerek aklın otonom bir şekilde değil aşkın bir şeye bağlı olarak (bu da nakil dolayısıyla Kur’an ve sünnet oluyor) işlevini icra edeceğini haber vermektedir.[iii]

Sonuç Yerine

Keyfiyeti kemmiyete feda etmenin zamanlarında yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız gerçeklik sayıların hakikatin yerine kaim oluşundan müteşekkil. Sayılar üzerinden biçilen kıymetler, katılaşan akılların katı nizamları, nizam dayatan kanunlarının insan ruhundaki fıtrî nizama meyyal hasrete ket vurması haliyle karşı karşıyayız. Istırabımız ıstırabsızlığımızı tefrike henüz varmadı. Eksik olan, yanlış giden bir şeylerin tefrikine henüz varamadık. Akan bir sel var ve biz bu sele taaten katılıyor, modern dünyanın dişleri arasındaki insan cesetlerinin artıklarını topluyor, sistemin biteviye katline ortak oluyoruz. Kendi manamızı idrak etmediğimiz her ân bu cinayete ortak olmaktan kurtulamayacağız. İnsanın ne olduğuna dair cehaletten âri, hikmete mebni bir tasavvur inanıyoruz ki bize hakikaten insan olmamızın yollarını açacaktır. İnsan kâl ile değil hâl ile vardır. Kâlimizi de hâlimizi de sâfileştirmesi için Allah’a yalvarmaktan ve bu yalvarışı anlamlandırmak için cehdetmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Hep dedik, daima diyeceğiz: sây bizden muvaffakiyet Allah’tan…


FATİH TEKİN



[i] Max Scheler’den iktibas eden Salih Mirzabeyoğlu, İnsan Erkek ve Kadın, İbda Yayınları, 2.Basım, 2018, s.64 [ii] Age s.45 [iii] Bedri Gencer, İslâmda Modernleşme, Doğu-Batı Yayınları, 4.Baskı Nisan 2017, s.502

1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek

Beni bilmek esasen ötekini bilmektir. Kendini bilmeyenin ötekini bilişi kendinden bir biliş değil, yamalı bohça misali bozulmaya her an müsait, çarpık bir zandan ibarettir. Ötekinin çapını tayin etmek