İnsan Olamayışın Istırabı -1-

Güncelleme tarihi: 6 Haz

İnsanoğlunun mevzulara bakışını ortaya çıkaran şey kavramlarla olan irtibatıdır. Kavramların kullanılışı ve tevcih edildiği yerlere göre mevzular anlamlanır. Dil hem bir zarf hem de mazruftur. Dille beraber insan kendisine bahşedilmiş sonsuzluğa mütemayil melekelerini “dile getirir.” Dile getirirken de vasıta olarak kullandığı şeyler kendisine bir sınır biçer. Witgensteinn boşuna “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” dememiş. Müslüman için dilinin sınırları yalnızca dünyasının değil hayatının, varoluşunun sınırlarıdır. Diliyle (kalbinin ardından) dinini ikame eder. Bu ikamenin peşi sıra mevzulara yaklaşırken onu doğru karar almaya muvaffak kılacak sabitelerini bir bir inşa eder. Durduğu yer belli olduğu gibi gideceği yer de belli olur artık. Modern dünyada imajlarla bezenmiş şeylerin değişmesiyle değişen yüzler, kaybolan ruhların aksine kaimiyyeti anlam bulur. İnsan olmanın kemâline yönelik imkânı onu ayakta tutar. Mücadele etmenin anlamı burada yatar.

Modern dönemlerde insan olarak da Müslüman olarak da (ikisi birbirinden hiç de ayrı şeyler değil) meselelere bakışımız dikte edildiğimiz yerlere doğru olduğu için ne berrak bir zihin yapısına ne de müşkillere verilecek cevaplara sahip olamıyoruz. İçinde yetiştiğimiz muhit, küreselleşen dünyadan mücerret bir karye değil. Teknolojik aletlerin cazibesi ve kullanımındaki mahkumluk, zihnimizi bizim topraklarımızın kökleriyle yetişmekten alıkoyuyor. Her şeyden önce okul öncesine kadar zorunlu hale getirilen eğitim sistemi maddeci anlayışın, Batı’ya râm olmuş akılların tesis ettiği bir düzen içerisinde yerini bulmuştu. Bugün ise durum hiç de farklı değil. İnsanın kemale yolculuğunu sağlayan şey ruhu dolayısıyla kalbi olduğuna göre, okullarda ise öncelenen şeyin katı akıl olduğu (hoş o da düzgün inşa edilmiş değil) bir gerçek olarak önümüzde durduğuna göre henüz baştan bu yolculuk akamete uğratılmış oluyor. Bilgi ile olan irtibatlarımız, modern anlayışın filtrelerini aşmak için çaba sarfetmiyor. Müslümanca düşünmek ile alakalı bildiğimiz şeyler Batı’nın tesis ettiği şeylerin “yeşile” boyanarak yeniden üretilmesi. Bu husus sinemaya bakışımızdan tutalım iktisadî kurumlara, sivil toplum örgütlerine kadar böyle. Hollywood’un ürettiği mitlerin yeşile boyanarak ve hamasetin dozajı hayli artırılarak piyasaya sürülmesiyle insanlar sevinedursun. Normu başkalarına ait olan bir şeyin formundaki tağayyürle o şey başkalaşmaz. Tam aksine o şeyin yeniden ve baştan üretilmesi mevzubahis olur. Vasıftaki değişiklikler aslı iptal etmez, ihya eder. Ancak bu hususu görmek için evlerin başköşesinde kurulu televizyonların sürekli propagandasından kurtulmak gerek. Çünkü bir şey ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar “gerçek” haline bürünür, gerçekmiş gibi görünür. Modern dünyanın seyrinde, içinde bulunduğumuz halin selim bir hal olmadığını ikrar, bu dünyadan uzaklaşmakla mümkündür. Elbette içerisinde bulunduğumuz ağ dört bir yanımızı sarmış vaziyette. Ancak her zorlukla beraber bir kolaylık bulunduğunu da Allah bize Kur’an-ı Hakîm’inde bildirmekte. Ney ki bizi ümitsizliğe sevk ediyor, o küfürden bir parça taşıyor. Ney ki bizi mücadeleden uzak tutuyor, o nefsimizin hoşuna gidiyor.

İnsanlık olarak bir şeyler yapmak niyetinde isek insan olmanın manasını doğru yere sabitlemeliyiz. Bunun tefrikine varmadan atılacak adımlarımız insanlık adına gibi gözükse de bu Batı’nın “insansız insancılık” oyunu olan Hümanizmin çarkına su taşımaktan öteye gitmeyecektir. İnsan olmanın manası ancak Peygamberleri anlayarak doğru idrak edilebilir. Peygamberler tarihi dünya tarihidir. Çeşitli medeniyetlerde görülen hikmetten izler bize onların akıllarını nasıl çalıştırdıklarına dair bir işaret vermeden önce Peygamberlerle olan irtibatlarını fâş eder. İnsanlığı anlamanın “hakikati ferdiyye” ile doğrudan alakasını Salih Mirzabeyoğlu şu sözleriyle aktarır: “Bedeniyle ve aklıyla zamanın içinde mahpusken ruhuyla zamanüstü iştiyak taşıyan fert, bu ‘keyfiyet’i ve ‘hayatın hakikati’ni ancak ferdi oluşta arayabileceğine göre, bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, ‘tek fert’te tecelli eden hakikatin temsilcileri olarak ‘tek fert’in kadrosudurlar. Bu tek fert de, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği ve varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı ‘Gaye İnsan-Ufuk Peygamber’ olarak, Allah'ın Sevgilisi'dir; Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin hakikati…” (Kültür Davamız, s. 61) Yani insan olmak ancak bireysel bir oluşa katılarak, bu oluşu müşahede ederek gerçekleşir. Bu müşahedenin kamilen temsili de Hazreti Peygamberdir [s]. Varlığın ve zamanın kendinde mana bulduğu ve asıl anlamına irca edildiği bu zâtı tanımadan insan olmaktan bahsetmek insan olmanın eşrefi mahlûkat olan kısmına değil esfeli safilin olan kısmına tekabül eder. Batı medeniyetinin bütün ıstırabı nübüvvet anlayışından yoksun oluşunda gizlidir. Gizlidir diyoruz çünkü görüntülerle inşa edilen “gerçeklik”ler hakikatin önüne geçmiş vaziyette. Peygamber-Tanrı irtibatını baş aşağı çevirerek ve tahrif ederek dünyalarını bunun üzerine kurmalarından kaynaklanan müşkil ise kurdukları sistemin merkezidir. Eşyaya, tabiata bakışta, sanat anlayışından tutalım, insanı ilgilendiren herhangi bir mevzuda ortaya koydukları şeyde bu yoksunluğun izleri vardır. Elbette bu izleri görmek bu uygarlığın tohumlarını attığı bir anlayışla mevzulara yaklaşmakla mümkün olmayacaktır. Dimağlara zerk edilen zehirleri tahliye etmek için her şeyi yeniden baştan inşa etmeliyiz. Tahrif vasıfta değil asıldadır, öyle ise işe yeniden başlamalıdır.

Ve billahi et tevfik

Devam edecek…

- Fatih TEKİN

35 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıal

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek