Hidroforlar Bizi Aldatmasın!

Selçukluların, fethettikleri yerlerde ilk faaliyeti mekânı Müslüman’ın yaşayabileceği duruma getirmekti. Selçuklular şehri insana benzetirdi. Şehri pislikten arındırmak için kanalizasyon çalışmaları başlatır, ardından insanı necasetten uzak tutmak için hamamlar inşa ederdi. Böylece şehri ve insanı Müslümanca bir yaşam için hazırlamış olurdu. Daha sonra ise ilim ve ibadetler için cami ve medreselerin inşâsına geçilirdi. Bu anlayış Selçuklularla birlikte son bulmayıp Osmanlılar döneminde de devam etmiştir.

Osmanlı vakıfları eylem bakımından yukarıda bahsettiğim anlayışın kurumlaşmış halidir. Vakıfların temel amacına baktığımızda şu ifadeleri görüyoruz: “Vakıf, bir kimsenin Allah’a yakın olmak için menkul (taşınır) veya gayr-i menkul (taşınmaz) mal veya mülkünü dini yahut sosyal bir amaca tahsis etmesidir.” Vakıflar zaman zaman olumsuz örnekler üzerinden eleştirilse de bu sağlıklı bir eleştiri değildir. İnsanın olduğu yerde problemler olmuştur, olacaktır. Bu noktada ilkemiz ancak vakıfların kuruluş amacı ve hizmet alanlarına bakmaktır.

Vakıfların kuruluş amacında Allah’a yakın olmak gayesi önemli bir ifadedir. Bu sebepten Cenab-ı Hakk’a yakınlığa zemin hazırlayacak ameller, vakıf aracılığıyla bireyden topluma uzanan geniş bir hareket sahası kazanmıştır. Vakıfların temas ettiği alanlardan bazıları artık çok bilindiği için oraya girmeye gerek yok. Genel olarak, cami, mescit, zaviye, medrese, darülhadis, mektep, muallimhane, çeşme, suyolları, köprüler, imaret, darüşşifa ve bimarhane gibi yapıları içine alan, dini, eğitim-öğretim ve sosyal alanlarda topluma hizmet edecek birçok vakıf teşkil edilmiştir. Hizmetler içerisinde dikkat çeken meselelerden biri, Osmanlı şehirlerinde duyulan su ihtiyacının nasıl giderileceğidir.

Su, Müslümanlar açısından yaşam kaynağı olması yanında temizlik için de olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Osmanlıyı örnek olarak ele alırsak, İstanbul’da dahi akar-sular öncelikli olarak saray, cami, hastane, medrese, şadırvan, çeşme ve sebil gibi halkın faydalanabileceği merkezi noktalarda bulunuyordu. Halk, suyu evlerine bu merkezi noktalardan, bahçelerindeki –varsa- kuyudan, ya da sakalar aracılığıyla taşıyorlardı. Suya duyulan ihtiyacın büyüklüğü ve imkânların kısıtlı olması sebebiyle ekonomik açıdan güçlü olanlar tarafından binlerce çeşme imar edilmiştir. Aynı şekilde vakıf sisteminin de bu noktada payı çok büyüktür. Sadece İstanbul’da, günümüze ulaşabilen çeşme ve sebil sayısı 1162 olarak tespit edilmiştir.

*

Su tedariki, öncelikle su kaynaklarının tespit edilmesiyle başlıyor. Roma’dan bu yana açılmış suyolları Osmanlı döneminde de tahrip olmalarına rağmen korunmuştur. Suyollarının tahrip olması neticesinde zamanla birçok ev ve merkezi yapıların altında sarnıçlar meydana gelmiştir. Osmanlı fetihlerinden hemen sonra girişilen işlerin başında tahrip olmuş suyollarının imarı yahut yeni suyollarının açılması gelmiştir. Tıpkı Selçuklulardaki gibi…

Eski suyollarının tamiri, yeni açılacak suyollarının tespiti, güzergâhlar ve taşınacak miktar ile bu yapıların bakımlarıyla ilgilenilmesi için Su Nazırlığı teşkil edilmiştir. Özellikle bakım meselesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü zaman içinde aşınan, delinen ve tahrip olan yapılar büyük felaketlere yol açabilmektedir. Nitekim zaman zaman tahrip olan yapıların heyelana ve birçok evin yıkılmasına sebep olduğunu tarihi belgelerde görmekteyiz. Şimdiler de dahi aynı sorunlarla karşı karşıya kaldığımız bir gerçek. Bu sebeplerden dolayı Su Nazırlığı süreç içerisinde büyük önem arzetmiştir.

Suyollarında çalışacak suyolcularının da belli başlı özellikleri taşıyor olması gerekiyordu. Sadık olması, dürüst olması ve rüşvet alarak görevi suiistimal etmeyecek kabiliyette olması gibi… Aynı zamanda bir kişinin iyi bir suyolcu olabilmesi için de bazı şartlar vardı. Dedesi, babası ya da ustasından iyi bir eğitim almış olması ve bu işi yapabilmek için berat ve hüccet sahibi olması bekleniyordu. Bunlarda yeterli olmuyor, bir suyolcunun bakım/tamir, suyun hangi yollardan geldiği, ne miktarda taşındığı ve suyollarının özelliklerini de bilmesi isteniyordu. Bu durum Osmanlı’nın teknik işlerde ki ciddiyetini göstermesi açısından önemli bir örnektir. Burada meselenin devlet nazarındaki ehemmiyetine dair şu örneği vermek gerekirse; Kanuni döneminde, imar ettiği su tesisleriyle de ünlenen Mimar Sinan’ın geçirdiği soruşturmaya bakabiliriz. Sebebi, Süleymaniye imareti suyundan bir lüle su alıp evinin önünde büyük hazineli bir çeşme ve yanında depo yaparak buradan evine su aldığı hususunda şikâyete uğramasıdır.

*

Suyolcuları görevli oldukları noktalara göre isim alırlardı. Padişah sularına bakanlara bölükbaşı, devlet ileri gelenlerin sularına bakanlara ise usta denirdi. Yanlarına da kalfa ve çıraklar temin edilirdi. Suyollarında ve çeşmelerde ortaya çıkan tıkanıklar ya da çatlamalar da çeşmeci denilen görevliler tarafından onarılırdı.

Suyolları ve Su Nazırlığı yalnızca insanlara hizmet etmek üzere teşkil edilmedi. Aynı zamanda su, hayvan ve bitkilerinde hakkıydı. Medeniyet bunu da göz önünde bulunduran bir medeniyet olduğundan dolayı suya ulaşma imkânı olmayan canlılar içinde düzenlemeler ve çalışmalar yapılmıştır. Tarlaların sulanması, değirmenlerin işleyişine engel olmayacak şekilde ayarlanmış ve gece gündüz vardiyası getirilmiştir.

*

Bu yazıda yüzeysel olarak naklettiğim bilgilere daha detaylı ulaşabileceğiniz eserleri aşağıya not edeceğim. Ancak meseleye anlam katması açısından bir örnek vermek gerekiyor. Suyun önemi yalnızca devletin düşüneceği bir mesele değil. Efendimizin’in (s.a.v) bu konu hakkındaki müthiş ilkesini hatırlamak lazım: Allah Resulü, sahabe efendilerimizden birinin abdest aldığı vakit suyu israf ettiğini görüyor. Bunun üzerine “Bu israf nedir?” diye sorunca, sahabe efendimiz, “Abdestte israf olur mu?” diye karşılık veriyor. Efendimiz suyun kıymeti ve israfın haramlığı hususuna dikkat çekerek, “Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur.” diyerek ölçüyü koyuyor. Bu ölçüyü asırlar boyu su için çekilen zahmetler ile birlikte düşünmek gerekiyor. Hidroforlar bizi aldatmasın.


Müselman Cahit SERVERGİL

 

Konu ile alakalı bazı eserler;

Su Medeniyeti - Saadi Nazım Nirven

Osmanlı’nın Sosyo-Kültürel ve İktisadi Yapısı - Mübahat S. Kütükoğlu

İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri - Affan Egemen

Osmanlıdan Bugüne Su Politikaları ve Hukuku - Dursun Yıldız/Özdemir Özbay

Selda Kılıç, “Su Yolları ve Su-Yolcu Esnafına Dair Bazı Tespitler”, AÜDTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XXIII/36 (2004), 179 vd.

M. Mehdi İlhan, “Osmanlı Su Yollarının Sevk ve İdaresi”, AÜDTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XXVII/44 (1963), 43-44.

26 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İslâm âleminin hususen son iki asırdır içerisinde bulunduğu hâlin izahı yapılırken birtakım çevreler tarafından problemin kaynağı olarak gösterilen merkezlerden biri de tasavvuftur. Tasavvufun insanı