top of page

Gerçeklikten Hakikate

İlim, İslam düşüncesinde anlamlandırıldığı haliyle bir şeyin hakikatini bilmekten ibarettir. Bir şeyin hakikati ile o şeyin bulunduğu zaman ve mekan sarmalındaki "gerçekliği" aynı şey değildir. Vâkıalar (gerçeklikler) “olması gereken”in değil içinde yaşanılan zamanın yansımalarıdır. Bu yansımalar çoğu kez "olması gereken"in uzağındadır. Zamanın seyr-ü seferinde ideal olana duyulan hasretin senfonisidir ki gerçekliği değiştirme imkanının sağlayıcısıdır. Bu ızdırabın yokluğu ise zamana teslim oluşun işaretidir. Gerçeklik ve hakikat ayrımını yapmaktan aciz bir idrakten, hakiki olanın izini sürmesini beklemek abesle iştigaldir. Böyle bir idrak, hayatı yaşamakla değil geçiştirmekle meşgul olarak günlerini tüketmektedir. Kapitalizmin istikrarını sağlayan düzen için zamanın da tüketilebilir bir paranteze alınmasından daha “sâlim” bir yol bulunmasa gerektir. Devrim, inkılap, isyan, ızdırap. Bunların hemen hepsi ideal olana duyulan hasrete bitişik olarak vukuu bulabilecektir. Vukuu bulan, vâkıalaşandır. İdeal olana gerçekliği yaklaştırmak, bir ömrü bu uğurda sarf etmek; insana saadet temin edecek nadir şeylerdendir.


Bugün içerisinde bulunduğumuz dünya ise devrimlerin üzerinin kapatıldığı bir dünyadır. Devrim düşüncesi muhayyilelerden dahi dışarı atılmıştır. Kimse ne olandan ızdırap duymakta, ne de olması gerekene dair bir dizi hamlede bulunmak yolunu aramaktadır. Buna yeltenenler ise toplumdan tecrit edilerek yalnızlığa terk edilmektedir. Bunalımların antidepresanlarla geçiştirildiği ve duyulan ızdırapların psikologlara ısmarlandığı bir dünyada hakikat fikri ademe mahkum edilmiştir. Hakikat özünde hak olana duyulan iştiyak dolayısıyla merkeze alınır, "buradan" "oraya" yani hakikate yelken açmak meşguliyeti, ancak bu iştiyakla mümkündür.

Heidegger'in "bodenständigkeit " (zemin üzerinde durma, ayakları yere basma) felsefesi modern çağda "burada"lığın gittikçe bulanıklaşmış oluşuna karşı Alman filozofun bir çığlığıdır. Bu kavramın Farsça “hâksâr” tabiriyle karşılandığını gördüğümüzde ise idrakimiz bizi daha derin yerlere götürecektir. “Hâksâr” toprakla bir olma manasına gelir. Mecazen tevazu ifadesi olarak kullanılır. Bir insanın tevazuya bürünmesi ise kendini aşağılık göstermesiyle değil, yerini bilmesiyle mümkündür. Ki tevazu kelimesi va’z kökündendir. Tevazu, mevziini bilmek, haddinin ve hakkının farkında olmak demektir. Yâni tasavvufi bir arka planı da olan bu kavram bizi hem kendimizin hem de eşyanın yerini bilmeye, dolayısıyla adaleti temine götürecektir.


Hakikat bir yanıyla içimizde diğer yanıyla dışımızdadır. Dışımızdan içimize doğru kendi havuzumuza kattığımız, aynı zamanda içimizde kaynayan bir şey olabilir ancak hakikat. “Burada"lığın bulanıklaştığı bir vasatta ise "orada" olanın "burada" kılınması mümkün olmayacaktır. Esasen bugün “burada”lığın bulanık bir hale gelmesinin nedeni olarak Batı düşüncesindeki modern akıl anlayışını gösterebiliriz. Ki postmodern olanın da modern olanın tersinden bir tekrarı olduğunu unutmazsak bu anlayışın hala devam ettiğini sarahaten idrak edebiliriz. Taha Abdurrahman modern akılcılık ile İslâm’ın akıl anlayışındaki farkı; birinin kesinliğin yokluğundan meselelere sarkması, diğerinin ise kesinlik (hakka dayalı) üzere hareket ettiği üzerinden açıklar. Kesin olanın yokluğu hakkın yok olduğunun işaretidir. Hakk tasavvurunun yok olduğu bir yerde ise ferdî hakları da ferdi halkalayan toplumsal kurumlar eliyle verilecek hakları da insanın nefs-i emmaresine dayalı olarak inşâ işten bile değildir. Özgürlükler insanların özlerinden neşet eden bir aktifliğin sonucundan çok, maruz kaldıkları anlayışların sundukları seçenekler içerisinden, kısmî seçimlerinden oluşmakta, talepleri de bu minvalde vukuu bulmaktadır.


Bugün insan fertlerinin müştak oldukları şeyler, metâlar yahut simülatif şeylerden ibarettir. İştiyak - müştak ve aşk. Aşk fikrinin, aşka dair tefekkürün vedahi aşkın ne olduğuna dair tasavvurun buharlaştığı bir manzaradan müteal olana (aşkına) çıkan bir yol bulunmaz. İnsan- alem - Allah tasavvuru bir medeniyetin (milletin ait olduğu değerler mecmuunun mihengi olarak medeniyetin) eşyaya bakışındaki yerini fâş eder. Bugün ise yüzde doksanı Müslüman olan toplumlarda dahi insan fertlerinin meselelerle irtibatı Batı milletlerinin geçirdiği safhaların tekrarı ve kötü kopyalarından ibarettir. İzhar olan şey hakikate nispetle nerede olunduğunun muhasebesi değil, dünyada câri olan düzenle tenasüb içerisinde seyreden bir düzenin akislerinden ibarettir. Bugün Müslüman milletlerin hem ferdî olarak ortaya koyduğu şeylere, hem de toplum çapındaki amellerine tedkik etmek için eğildiğimizde önümüzde iki soru belirecektir: Müslümanların mesnedi olan şeylerin kendinde mi bir tağayyür söz konusudur? Yoksa tağayyür, bu şeylerin kendinden değil bu şeylere yaslananların yüzünü başka noktalara çevirmesinden mi kaynaklanmaktadır? Hiç şüphesiz ilk soruya müspet cevap vermek İslâm’ın kıyamete kadar bâki olacağı inancına ters düşecek, kişi hem Müslüman olduğunu iddia edip hem de bu cevapla hayatını devam ettiremeyecektir. Dünya kurma ve devam ettirme olarak din, hem toplumu çekip çeviren kurumlara hem de sosyal tabakalara meşruluğunu kazandıran yegâne kaynaktır. Bu kaynağın çekildiği yere koyulacak şey toplumu ya selamete ya felakete düçar kılacaktır. Batı’da ortaya çıkmış bulunan modern ideolojiler bu boşluğu doldurma iddiasında olan mesnedlerdir. Bugün ise ideolojiler rafa kaldırılmış, idea fikri kökünden koparılmış, “logia” tek katmana hapsedilmiş, veri yığınları bilginin, sûnî tepkiler hislerin yerini almıştır.


Kemmiyetin keyfiyetin yerine kaim olduğu bir zamandayız. Her şey nicelik üzerinden, “çok”luk üzerinden açıklanmakta, “az” olanda tezahür eden “öz” kimseyi ilgilendirmemektedir. Ulus-devletlerinin gelişmişliği ithalat ve ihracat oranları, kişi başına düşen gelir seviyesi gibi tamamen kemmî olana yönelik, insanı diğer varlıklardan ayıran hususlarla değil de ruhunu yok sayan mihenk taşları üzerinden anlamlandırılmaktadır. Her şey sanki tamam olmuştur. Dünya tarihi eksikliklerini çoktan kapatmış, vasıfda (asılda değilde, tâli bir takım düzeltmelerle) yapılacak dokunuşlarla dünya daha “güzel” daha “iyi” bir yer haline gelecektir. Kimse “insan hakları beyannâmesi”nin hangi temel anlayış üzerinden anlamını bulduğu ve arka planındaki medeni olanın, insanca yaşamayı temin edenin ancak Batı olabileceği önkabulünü sorgulamamaktadır. Hegel felsefe tarihi derslerinde İslam felsefesinden bahsederken bu felsefeyi Batı’ya Yunan düşüncesini taşıdığı ölçüde anlamlı bulmuş, ötesinde bir orjinalitesinin olmadığını dile getirmişti. Dünya hala bu düşüncededir. Orijinal olanın, başkasına telkin edilmeye ve hatta zorla kabul ettirilmeye layık olanın Avrupamerkezci dünya görüşü olduğu düşüncesiyle adımlarını atmaktadır dünya.


Frank Griffel “İslâm’ı Anlamak” isimli eserinde Batı toplumlarının İslam düşüncesini kritiğe tâbi tutma girişiminin “ilerleme ve sömürgeleştirme” merkezli bir bakışla mâlul olduğunu ifade eder. İslam felsefesine bakışta ise hâla Ernest Renan, Tjitze de Boer ve Ignaz Goldziher’ın ölçülendirmeleri aşılamamıştır diye de ekler. Klasik İslam düşüncesinden yararlanarak, bu meselenin neden devr-i daimle böyle ilerlediğini anlamak için temel bir tanımla meseleyi berraklaştırabiliriz. Adalet her “şey”e “hakk”ını yâni hakettiği mevziyi vermek, kendi mevzisinden yukarı yahut aşağıya taşırmamak demektir (vad’uş şey’i alâ mevdi’ihi). Batı ise tüm düşünce tarihini şeylerin yerini dilediğince değiştirebileceğine dair bir anlayışla inşa etmiştir. Bunun üzeri ise çoğu kez “objektif bakış” gibi içi boş, anlamı kaypak kavramlarla örtülmüştür. İnsan objeye (nesneye) bakarken de subjektif (kendince) bakar halbuki. Şeyleri hakikaten, oldukları gibi anlamlandırmanın yolu “hadd”in ne olduğunu bilmek, “hadd”in belirleyicisini tanımak ve bu tanıyışla meselelere âdil bir şekilde sarkmakla mümkündür. Batı ise tüm yemişlerini aldığı dünya görüşü çarşafını Tanrı’ya tahaddi (meydan okuma) üzerinden kurmuştur. Aslı bâtıl olanın, vasfı da butlanı dayatır. Gerçeklikten hakikate yolculuk yapmanın yolu “hakikat”in sahibini idrak etmek, bu idraki her “şey”e nakış nakış işlemek ve tüm dünyayı böyle “kurmak” ve “sürdürmek”ten ibarettir.



FATİH TEKİN


Kitabiyat

Frank Griffel, İslâm’ı Düşünmek, çevirmen: Mücahid Kaya, Albaraka Yay., 2020, İstanbul

Byung- Chul Han, Zamanın Kokusu, çevirmen: Şeyda Öztürk, Metis yay. 4.basım, 2020, İstanbul

114 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanlar muhatap oldukları şeylerin onlarda meydana getirdiği tesirlerden mürekkep olarak hayatlarını devam ettirirler. Terkip edilen şeyin bünyedeki imtizacı (birleşmesi), kişinin benliğinin toplamıd

İnsan teklerinin bir araya gelerek temel sabitelerini ittifakla örgüleştirdikleri peşi sıra ise cem olmuş bir his ile mütecanis bir havaya büründükleri zaman ortaya millet olma şuuru çıkacaktır. Mille

bottom of page