Dönüşen Dünyayı Anlamak: Modern Batı Düşüncesinin İzini Sürmek -3-

Modern düşüncenin izini sürmek istiyorsak felsefenin modern dünyaya geçişte nerede durduğunu fehmetmemiz gerekmektedir. Zira geleneksel dünyadan modern dünyaya geçişte aklın merkezîleşmesi hususunda felsefe başı çekmiştir. 17. Yüzyıl felsefesi bu bakımdan ana hatlarıyla muhtasaran ele alınmalıdır. Batı düşünce tarihinde bilimsel gelişmelerin seyriyle beraber varlık, insan, tabiata bakışın değişiminde F.Bacon ve Descartes’ın felsefede izledikleri ve müdafaa ettikleri usul ehemmiyetli bir yer işgal etmektedir. Descartes’ın insanın gerçeğe ulaşmasında ittihaz etmesi gereken yola dair şu sözleri modernitenin filozofunun düşüncesinin temel köşe taşlarını bize verecektir:


“Çocukluğumdan beri okullarda okutulan bütün ilimleri tahsil etmiştim. Onlar sayesinde hayata faydalı bütün şeyler hakkında açık ve sağlam bir bilgi elde edebileceğime inanıyor ve bundan dolayı onları öğrenmek için sonsuz bir arzu besliyordum. Fakat bütün bu tahsil müddetini bitirir bitirmez kanaatimi tamamıyla değiştirdim. Zira o kadar içinden çıkılmaz şüphe ve yanlışlar içine düşmüş bulunuyordum ki, tahsilden temin ettiğim biricik fayda bilgisizliğimi gittikçe daha fazla keşfetmek olmuştu. Bu yüzden hocalarıma bağlılıktan kurtulmaya elverişli yaşa gelince, kitaplarda yazılı ilimlerin tetkikini tamamen terk ettim. Kendimden veya büyük dünya kitabında bulunabilecek ilimden başka bir ilim aramamaya karar verdim… bu suretle hayatımı eski temeller üzerine kurmak ve gençliğimde doğruluklarını hiç tetkik etmeksizin söylenildiği gibi kabul ettiğim prensipler üzerine dayanmaktansa, bu şekilde idare etmekte çok daha iyi muvaffak olacağımdan kuvvetle emindim.”(1)


Descartes’ın metninde fâş olduğu haliyle filozof tarafından evvela kendine olan inanç sonra da tabiata yönelişe yapılan vurgu dikkat çekmektedir. Bu yöneliş evvela şüphenin merkeze alınması ile meydana gelmiş (kartezyen düşünce) peşi sıra ise tabiatın tetkiki mevzubahis edilmiştir. Ancak filozoftaki bu tetkikte tabiatla olan irtibatın “bağ”ı fazlasıyla aklî olduğundan Tanrı ile olan irtibatında da düşüncelerini bu “bağ”(sızlık) üzerinden kuracaktır.

Descartes’ın ‘insanın kendi tecrübesini nihai esas olarak kabul ettiğini ve bütün bilgiyi böyle bir [zihin metafiziği] zemin(in)de temellendirdiğini’ [veya onun tavrının çok çeşitli türlerde ortaya çıkan bir zihin metafiziğine esas teşkil ettiğini] söyleyebiliriz. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Batı dünyasında özellikle post-modern eğilimlerin güçlenmesiyle birlikte-ama sadece bununla değil- Kartezyen tavrın günümüzde karşı karşıya kalınan meselelerin temel sorumlusu olduğu ve bu meseleleri içinde taşıdığı veya bunların ortaya çıkmasına esas teşkil ettiği irade metafiziği ile insanlığı biyolojik varlığı açısından bile bir yokoluşla karşı karşıya getirdiği, epey sıklıkla telaffuz edilen temel bir tez olarak gözükmektedir.(2)

Diğer yandan Fritjof Capra’nın da belirttiği gibi Descartes’ın Kartezyen yöntem üzerine aşırı vurgusu, gerek genel düşünme biçimlerine gerekse akademik disiplinlerin karakteristiği olan parçalanmaya ve bilimde yaygın indirgemecilik tavrına yani karmaşık fenomenlerin bütün veçhelerinin, ancak onları teşkil eden parçalara indirgenerek anlaşılabileceği inancına yol açmıştır.


Kısaca ifade edecek olursak varlığın herhangi bir otoritenin etkinliği olmadan akılla yeniden anlamlandırılması modern düşüncenin en temel etmenidir.(3)

Modern düşünce ihata edemediği şeyi yok sayarak aşmak gayesindedir. Akla verilen payın aklın kendi sınırlarının üstünde olması onu doğru ve faydalı kullanmaktan alıkoymaktadır. Zira aklın son haddi kendini büsbütün iptaldir. Gelebileceği yere kadar gelip, belli bir noktadan sonra gidemeyeceğini teslimdir. Hazreti Ebubekir Efendimize de atfediliği haliyle idrakin aczini idraktir ki idrakin kendisidir.

Descartes felsefesinde Tanrı’ya tanınan yer ise katılaşmış aklın bir mahsulü olan mekanik bir tasavvurdan başkası değildir. Müteal olan yaratıcı inancı hususen Descartes ile aşkın konumdan içkin konuma indirgenmiştir ve bu da yukarıda da değindiğimiz haliyle aklın ihata etmesini her şeyin merkezine koymakla ilgilidir.

Descartes’ın matematiksel bir yöntemle kesin olarak birbirine örülen sisteminde, Tanrı’ya bir yer bırakılmakta, ancak Tanrı’nın yarattığı düzenin dili olan matematikle sağlanan kesinlik, Tanrı’nın eşyayı yaratma düzenini değil, bir kesinlik ilkesi olarak Tanrı’nın da içinde yer aldığı bir sebepler düzenini izleyecektir.(4)


Doğaya egemen olmak istiyorsak, onu bilmemiz gerektiğini çünkü bilginin aynı zamanda “güç” olduğunu ileri süren Bacon, doğanın da hakkıyla bilinebilmesini, insan aklının önsel yargılardan yani ideollerden kurtulmasına bağlı olduğunu vurgulamıştır.(5)

Modern düşünce bilgiyi daima bir güç olarak algılamış ve bu minvalde bilmenin anlamını güçlü olmaya sabitlemiştir. Yapılan bilimsel keşifler, icatlar da bu anlayışa paralel olarak vücut bulmuşlardır. Tabiat kendisinden fıtrata bağlı olarak faydalanacak bir mevzi değil; kendisiyle insanlığa tahakküm kurulacak, son haddine kadar kullanılarak sömürülerek yok edilecek bir yerdir.


Bacon için, görünen ve yasallığın hüküm sürdüğü dünyadaki şeyler ve onları oldukları şekliyle yanıtmaya muktedir insan aklının dışında herhangi bir varlık alanı söz konusu değildir. Bundan dolayı bilginin elde edilmesinde öncelikli olan deneyim ve bu deneyim sonucundaki verilerin akıl yoluyla işlenmesidir.(6)

Bacon’da da gördüğümüz üzere tabiatı tetkik modern düşünce ile beraber bir tutku olmaktan ziyade şiddeti ve güç hakimiyetini merkezîleştiren bir anlayıştır. Doğaya işkence etmek bu düşünceden hareketle tabiidir.

Sonuç olarak eşyayı anlamlandırmada merkeze neyi alıyorsak onu yaşıyoruzdur diyebiliriz. Aklı merkeze almak evvela aklın var edicisini inkâr etmek, -ki bu inkar yaratanı illa tamamen inkar değil, olması gerektiğinden farklı, hevaya göre anlamak şeklinde de vukuu bulur- sonra ise eşyayı ters yüz ederek nefs-i emmareyi meşrulaştırmaya varacaktır. İnsan kendisine bahşedilmiş “bağ”ları ile insandır. Bu “bağ”lara olan bağlılığı onun kıymetini işaret etmektedir. Modern düşünce insanın -Hristiyanlık eliyle zaten zayıflamış olan- “bağ”larının koparılarak kendi manasından dışarıya taşırılması sürecinin mimarıdır. İnsana layık-ı veçhile hürriyet tanımayan Kilise bir uçta; insanı hayvan hürriyetine terk eden modern düşünce ise bir taraftadır. Bu kıskaçtan kurtulmak nübüvveti idrak ile mümkündür. Zira insanın yaşanmaya değer hayatını insanı var eden nübüvvet ile haber vermiştir. Bugün biz Müslümanlara düşen Batı’nın neyden mahrum olduğunu idrak ederek Kâinatın Efendisi aleyhisselât-u vesselam’a sımsııkı yapışmak ve onunla kemâle eren İslâm’ı yaşama yolunda her alanda cehd etmektir. İdrak etmemiz gereken şey Müslümanca düşünmeden Müslümanca yaşamaya kalkmanın küfrün çarkına su taşımaktan başka bir şey olmadığıdır.

Ve min’elllahi et-tevfik…

Devam edecek…


1) 1) Descartes, Metafizik Düşünceler, çev. Mehmet Karasan, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1998, s.6-7,11

2) 2) Tahsin Görgün, İslam, Modernizm ve Batılılaşma, Tire yayınları, İstanbul, 2021, s.182-183

3) 3) Tuncay İmamoğlu, Modern Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri, İstanbul, 2013, s.26

4) 4) Mustafa Armağan, Gelenekle Modernlik Arasında, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995, s.25-26

5) 5) Karl Vorlander, Felsefe Tarihi, çev. Mehmet İzzet, Orhan Saadeddin, sadeleştiren: Yüksel Kanar, İz Yayıncılık, İstanbul, 2004, s.358

6) 6) Kasım Küçükalp-Ahmet Cevizci, Batı Düşüncesi, s.124


Fatih TEKİN

11 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek

Beni bilmek esasen ötekini bilmektir. Kendini bilmeyenin ötekini bilişi kendinden bir biliş değil, yamalı bohça misali bozulmaya her an müsait, çarpık bir zandan ibarettir. Ötekinin çapını tayin etmek