Bulanlar Arayanlardır

Yazar: Rafet Elçi

Kitap: Ahrar

Sayfa Sayısı: 640

Yayınevi: Litera Yayıncılık


***

“ ‘Allah’ı neden göremiyoruz?’ diye sordu. Dedesi ‘Her yerde de ondan” dedi. ‘Her yerdeyse neden görmüyorum?’ diye sordu. Dedesi ‘Her yerde olan hiçbir yerdedir’ dedi. “


Âdemoğlu dünyaya düştü düşeli bir avuç kadar çehrede çeşit çeşit insan geldi geçti bu diyardan. Çehreleri olduğu kadar duyguları, düşünceleri, eylemleri de birbirinden farklı oldu. Halbuki hepsi aynı yerden gelmişti. Kimisi bilmiyordu belki ama hepsi aynı yere de gidiyorlardı. Aynı yerden gelip aynı yere giden bu insanları birbirinden ayıran neydi peki? Bunca farklılık varken ayrım tek bir şey olabilir mi? Olamaz. Yine de tüm o ayrımlar aynı yerden gelen insan nevinden toplanırsa sonuç olarak ortaya şu kelime çıkacaktır; arayış. İnsan aradığıdır derler ve insan sayısı kadar aranılan şey var denilebilir. Fakat arayış tek başına birleşimdir, ortak kümedir, tüm o farklılıkların odak noktasıdır. Tabiri caizse çokluktaki birlik. Tek bir.


Madem insan aradığıdır öyleyse neyi aramalı? Bunca çokluk içinde nedir aramaya değer olan? Kısaca yanıt vermek gerekirse çok olanı bir yapan neyse odur. Çok olduğu sanılanı birleştiren neyse odur. İşbu noktada başka bir soru meydana çıkıyor; peki, bu aramaya değer olanı nerede aramalı? Cevap basit göründüğü kadar çetin de; her yerde.


*/*/*/*


“Tarih bir nehir değildir, tarih bir denizdir.”


Yıldırım Bayezid ile Emir Timur, arayışlarını fetihleri aracı kılan hükümdarlar, on beşinci yüzyılın henüz başlarında Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldi. Zahiren bakıldığında Müslüman olan bu iki tarafın hiçbir surette yüz yüze gelmemeleri gerektiği söylenebilir. Sırtlarını birbirlerine dönüp yollarına bakmaları gerekirdi. Anlatılanlar tarih sayfalarından ibaret maalesef. Birisi ordusunu çoğaltmak için diğeri Çin’e rahatça sefer düzenleyebilmek için Ankara’da birbiriyle savaştı yazar o sayfalarda. Fakat kaderin cilvesi olarak Bayezid insanının gözlerinde ışık gördüğü Avrupa’ya, Timur hayallerini süsleyen o mahşeri kalabalığın diyarı olan Çin’e gidemedi. Biri esir düştü, diğeri sefer yolunda vefat etti. Evet, tarih bize verilen sayfalardan ibaret değil. Zira o sayfalarda bu iki hükümdarın o ana kadar neler yaşadıkları, neler düşündükleri geçmez. Geçiyorsa da göz önünde değildir. Sadece sebepler ve sonuçlar… Söz gelimi, esir düşen Bayezid ile Timur birbirlerine nasıl davrandılar, neler konuştular? Kim bilir Yıldırım, dedelerinin yıllardır süregelen emeklerini boşa çıkardığını düşünüp içine ne acılar düştü! Kim bilir Timur, bir plan uğruna olsa da oğlu yaşındaki bir yiğidi karşısında bitap halde görmekten ne şiddetli müteessir oldu!


*/*/*/*


“Rasathanesiz ilim olmaz. Ne medrese, ne rasathane ihmal edilemez. Allah bizlerin yazgısını, devletlerin yazgısını, ilimlerin yazgısını feleklere işlemiş.”


Uluğ Bey. Dedesi Emir Timur’un gözde torunu. Bilge olacağının izlenimlerini henüz onlu yaşlarda gösteriyor. Savaştan ziyade bilime vurgun; arzdan ziyade semaya. Aradığını göklerde bulma hedefinde. Henüz küçük yaşta dedesinin uygun gördüğü soylu ve asil bir kız olan Öge Begüm Sultan ile evleniyor. Fakat ikisi de yeterince büyük olmadığı için ayrı yerlerde büyüyorlar. Bu evlilikte Uluğ Bey’in gönlü yok zira kendisinin kalbi güzeller güzeli bir cariye için atıyor; Sevgi Hanım. Öge Begüm ise sırf Uluğ Bey seviyor, buna ilgi duyuyor diye Farsça öğrenip birbirinden çetin beyitleri çevirecek şevkli ruh durumunda. Yaşı küçük ama ruhu dev Uluğ Bey’in devlet adamı, yönetici lider olma yolundaki maceraları yer yer güldürüyor yer yer gururlandırıyor. Lafını esirgemeyen tavrı, benliğinde gövdeleşen özgüven ağacıyla birleşince ortaya açık açık yapılan mahrem konuşmalar çıkıyor. Bu konuşmalar sapkın bir zihniyetin değil itirafın ağırlığıyla berraklaşmak isteyen nefsin tavrıdır denilebilir. Tüm bunların yanında yine de gönlü göklere yazılı olan bu büyük adam yıldızlarla izdivaç ediyor. Huzuru onlarda buluyor. Usturlap ile başlayan bu sevda ömrünün sonuna kadar devam ediyor. Denklemler, açılar, felekler, optik, fizik, cebir, geometri… Bu yolda ona eşlik edenler arasında zamanın büyük bilim adamlarından Kadızade Rumi, Cemşid el-Kaşi ve Ali Kuşçu var. Bunlar öyle büyük insanlar ki zamanlarından taşıp tüm zamana izlerini bırakmışlardır.


*/*/*/*


“Çünkü ben, senin suretinden gülümseyen, o güzelin tezahür şiddetinin, şiddetinde erimek istiyorum.”


Halil Sultan. Emir Timur’un savaşçılığına, strateji dehasına sahip hükümdar adayı. Tek bir şey hariç hiç kimseye eyvallahı yok. O kişiyse gözlerinden kalbine kadar inen ziynetli perdenin sahibi Şad Mülk Hatun. Madden ve manen tüm varlığını yollarına serdiği bu hatun uğruna yapamayacağı hiç ama hiçbir şey yok. Onunla aşkı ve dahasını arıyor. Halil Sultan o denli aşk ile yoğurulmuş ince bir ruha sahip ki Şad Mülk’le kavuşma sahneleri değme aşk hikayelerine taş çıkartan cinsten olduğu tereddütsüz söylenebilir. Bundan biraz bahsetmek gerekir. Görevlendirdiği askerlerin himayesi altında gecenin bir vakti yolda olan Şad Mülk Hatun, Halil Sultan’ın topraklarına adım attığı anda ışık oyunlarıyla karşılaşıyor. “Bir meleğin, pembe ayaklarıyla adım attığı bu mülk…” mektubuyla devam eden bu ebemkuşağı kadar renkli anlar bembeyaz bir atın gelişiyle sürüyor. Envayi çeşit çiçeklerle bezeli yol boyunca şiirler okunuyor, beyaz güvercinler takla atıyor, fıskiyeler sularını çalan musikiye uyumlu halde etrafa saçıyor, kandiller etrafa şuh bir hava katıyor ve Şad Mülk bir düş kraliçesi gibi sevgilisine adım adım yürüyor.


*/*/*/*


“ ‘Oğlum Allah’ı kim hatırlıyor ki, sen unuttum diye gam çekiyorsun?’

‘Allah’ı hatırlamak mı? Allah’ı kim unutuyor ki ben hatırlayayım?’

‘Ah oğlum ah! Sen herkesi kendin gibi mi sanıyorsun?’ “


Nusreddin Ubeydullah. Kendi adını kendi verme şerefine nail olan bir ulu. Tüm bu yaşananları kendi benliğinde eriten veli. Ana baba tarafından velilerin gelecek nesillere armağanı. Hem bu geçmişlerinin armağanından hem de zatına bahşedilen nimetten ötürü pek çok perde ona açık vaziyette. Er-Rezzak olan Rab ona nimetlerinden bu nimeti vermiş. Fakat her nimetin kendi içinde bir sınavı vardır ki bu velilerin sınavları en zorlarındandır. Varlığın derecesi ne denli büyük olursa sınavı da o denli çetin olur. Peygamberler hiçbir insanın çalışmayla elde edemeyeceği bir nimet ile hemhal olmuşlardır. Bilinir ki insanoğlunun en zorlu, en yürek burkan yaşamlarını onlar çekmiştir. Tüm bu olanlar dönüp dolaşıp onda toplanıp düğümleniyor. Bu böyledir. Dereceler bitmez. İşte gökteki yıldızlar gibi olan alimler ve veliler de nice maddi manevi sıkıntılar çekmiştir. Ubeydullah, Ahrar olma yolunda henüz küçük yaşlardan itibaren varlığı var olduğu haliyle görme nimetinin getirdiği zorlukla yaşıyor ve bu ateşin sönmesi adına oradan oraya yol alıyor. O yolda değil, yol onda gidiyor. Akranları yaşlarının gerektirdiği tavır ve konuşmalarda olurken o içindeki okyanuslarda boğulmamak için çırpınaduruyor. Onun bu varlık ile yokluk arasındaki gitgellerini görmek merak uyandırdığı kadar iç burkucu bir durum da oluyor. Zira arayışı hak varlık.


*/*/*/*


Şair. Kimsenin değil cesaret edemediği, aklına bile gelmeyeni kaleme dökmeye çalışan bir yazar. Konusu zamana ve mekana mahkum olmayan bir anlatı arayışı; yokluk. Var olmakla mündemiç olanlara faniliğin hiçliğe pek yakın olduğunu göstermeye çabalıyor ve bu yolda şeyhinden yardım alıyor. Etrafındaki herkesi yazdıklarıyla mest ederken şeyhine gidip gösterdiği bu ilk yazıları yırtıp atacak duruma geliyor. Boynunu büküyor ama her şeye yeni baştan başlıyor. Kendisi dahil.


*/*/*/*


Velhasıl, okur bir kitapta ne ararsa ondan her şey var ve tüm bunlar tek bir sonuca doğru ilerliyor. Savaş, taht mücadelesi, aşk, bilim serüveni, tasavvuf, felsefe, edebi haz… Tüm bunlar o derece yetkinlikle birbirine bağlanıp kaleme alınıyor ki bir sayfada etrafı savaşçılarla çevrilmiş Yıldırım Bayezid ile Çataltepe’de canhıraş kılıç sallıyor, diğer bir sayfada Muhammed Nami ile aşk acısıyla kendimizi Bağdat’ın tozlu yollara atıyoruz. Bir yerde “Yenildim ve ölmedim. Bu kanıma dokunuyor” diyen Bayezid’ın acı sesini duyuyor, diğer yerde Emir Timur’un birbirine zincirlerle bağlı halde dev adımlar atan fillerinin ilerleyişinden ürküyoruz. Yetmiyor! Uluğ Bey’in koruması ve akıl hocası Selman ile olan konuşmalarını can kulağıyla dinliyoruz. Şad Mülk Hatun’un incilerle süslü yolundaki çiçeklerin kokularını alıyoruz. Sevgi Hanım’ın dizi dibinde büyüyen sultanına karşı olan aşk çaresizliğine hak veriyoruz. Abdal Hüseyin ile gözlerimizin önünde bir çuval altın parlıyor ve alıp almamakta tereddüt ediyoruz. Lafını esirgemeyen küfürbaz esnaf Kulaksız’ın hemen her adalet kokan söz ve hareketine arka çıkıyoruz. Ufak bilgiç Yahya ile manavından kuyumcusuna, talebesinden ayyaşına etraftakilere sataşıyoruz. Yakub-u Çerhi, Emir Külal, Şah-ı Nakşibend, Muhammed Parisa, Ebubekir Şaşi gibi tasavvuf büyüklerinin mübarek ağızlarından bir söz çıksa da duysak diye can atıyoruz…


*/*/*/*


Kitabın iki buçuk yıllık bir çalışma sürecinin ürünü olduğunu belirtiyor Rafet Elçi. Ortada çok büyük bir emek olduğu buradan da açıkça belli oluyor. Ayan olan bir diğer durumsa yazılanların kimisi okunarak değil yaşanarak tecrübe edildiği hissiyatıdır. Tarih, aşk, felsefe ve dahası temel değil, çatı da. Temel de çatı da gövde de tasavvuf. Diğer her şey tasavvufun bunlara nasıl baktığının birer yansıması. Bu yansıma ise ancak yaşayarak tadılır. Değil mi ki tasavvuf kâlden ziyade hal ehlinin işidir.


Şair adlı eseriyle kalemine hayran kaldığım Rafet Elçi, Ahrar namlı bu eseriyle de bir roman nasıl olmalı diye arayışta olanlara gururla işte böyle diyebileceği bir eser veriyor. Bunu yaparken de şöyle söylüyor;


“Hiç kuşku yok ki sizden hoşça vakit geçirmenin bedeli olarak birkaç saatinizi istemiyorum. Sizden hakikate dair en şiddetli sözlerin toplandığı bir romana şahit olmanın vereceği ‘haz’ karşılığında, size ait her şeyi istiyorum. ”


Ben bana ait olan en önemli şeyi verdim; zamanımı ve sevgimi. Pişmanım, çok daha önceden bunları ona verebilirdim. Siz siz olun benim gibi geç kalmayın.


Bereketli okumalar. Hakiki arayışlar.


Erhan Burtul


İnceleme

4 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sahip olunabilirliğin zirvesi hükümdardır. Hükümdar, tahtı altında koca bir maiyet, ordu, halk bulunan devletin en büyük yöneticisidir. Halk (avam) feda edilebilir yığınları ifade eder. Tarih boyunca

Yazar: Muhammed Emin Er Kitap: Hatıralarım Sayfa Sayısı: 368 Yayınevi: MGV Yayınları *** "Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir: Allah'ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse;

Yazar: Ömer Faruk Dönmez Kitap: Bir Yobazın Günlüğü Sayfa Sayısı: 339 Yayınevi: İz Yayıncılık *** Ömer Faruk Dönmez'den kendini okutan, merakta bırakan, hak olanı haykırmak için çabalayan sohbet tadı