Aslolanı Bilmek Ya Da İlm-i Küll

Güncelleme tarihi: 20 Kas

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek çok insan zamanın ilerlemesi, teknolojik aletlerin gelişimi dolayısıyla insanın bilgiyle olan irtibatında da bir kuvvet, fazlalık meydana geldiğine inanarak hayatlarını devam ettirmekte, işlerini bu yoldan yürütmektedir. Kendilerini akıllı sayanlar ise bu “fazlalık bilgi”yi edinerek statülerini yükseltmek peşindedir. Modern toplumlarda enformasyona dönüşmüş, malumat olarak aslından tecerrüt etmiş “ilim” insana huzuru değil sonu antidepresan haplarıyla biten bir hayat örgüsünü “hediye” etmektedir. Burda söz konusu olan ilmin malumata kalboluşudur. Kaldı ki Hazreti Ali’nin ilmin çoğaltılmasına dair kurduğu bu cümlenin muhatapları ve mısdakı ile bugünün bilgi anlayışı arasında kapanmaz bir uçurum söz konusudur. İlmin taşıyıcısı olarak kadim dünyada hayatın merkezinde yer alan âlim tipi yerini aydına bırakmıştır. Âlimden aydına geçiş süreci Osmanlı modernleşmesinin dikkat kesilmesi gerekilen safhalarındandır. Bu safha yeterince tedkik edildiği takdirde, cemiyetin de, devlet aklının da, bilgi anlayışının ve toplumun kanaat önderlerinin de dönüşümünün teşrihi yapılabilecektir. Bu yazının sınırları ve mevzusu bu meseleye hasr edilmediğinden bu meseleye daha fazla değinilmeyecektir.


Bugünümüzü anlamlı kılmak niyetinde isek dün ile bir irtibat kurmak zorunda olduğumuzu idrak etmemiz gerektiğini kavramış olmamız gerekir. Çünkü bugünün “bugün” olarak tesmiyesinin nedeni dünün kendidir. Dün olmadan bugün olmayacaktır. Aynı şekilde bu iki safha olmaksızın yarın da olmayacaktır. İçinde yaşadığı toplumda her ferd hayatında en az bir kere “ben kimim ve neden buradayım” sorusunu sormalıdır. Bu soru evvel emirde içinde yaşadığı toplumu tedkik etmesi gerektiği ve toplumun bugününün tedkikini anlamlı kılması için geçmişine eğilmesi gerektiği gerçeğini kendine açacaktır. Geçmişi bilme arzusu tabii ve anlamlı bir arzudur. İnsanın da insan fertlerinin oluşturduğu toplumların da kimlik krizini aşmaları ancak bu yolla mümkündür. Ancak geçmişe dönmek bir mesele ise, bu geçmişe hangi perspektiften ve nereden dönüleceği de en az bu mesele kadar hayati bir meseledir. Ulus- devletlerinin kuruluş safhalarında kendi toplumlarına sûnî, kurgulanmış bir tarihi reva gördüğü, Antik-Grek uygarlığına dönerek geçmişlerini gerçekci bir açıdan değil de istedikleri gibi yeniden oluşturduğu ehline mâlumdur. Hatta Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine giydirilmeye çalışılan Batı kıyafeti safhasında Anadolu topraklarında yaşamış bir takım eski uygarlıklar merkeze alınarak bir propoganda icra edildiği de vâki olmuştur. Bu propogandalar çeşitli bankaların isimlerine dahi yansımış; Sümerbank diye nevzuhur tesmiyelerle bankalar ortaya çıkmıştır. Neyseki Türk milleti her şeye rağmen bu türlü geçmişini unutturma ve yeniden kurgulanmalara teslim olmamıştır. Bununla beraber bugün ise toplumumuzun geneline yayılan bir bilgi dezonformesi söz konusudur. Bu tağyir ferdi seçimlerden tutalım, cemiyeti ilgilendiren hemen her meseleye aksetmiş, nesiller arası kopukluklar ayyuka çıkmıştır. Bu safhada “asıl bilinmesi zaruri olan”ın mesele edinilmesi işten bile değildir. Bu yapılmadığı taktirde çeşitli düşünürler tarafından da dile getirildiği haliyle Türkiye’nin Endülüsleşmesine şahit olunacaktır.


Asıl bilinmesi gerekenin tesbiti, bu mevzuya sarkılırken hangi noktadan sarkıldığıyla alakalı olarak anlamlanacaktır. İnsanın yaşaması için, fiziken hayata tutunması için asıl bilinmesi gerekenleri bilmeyen ferd sanıyoruz hemen hiç yoktur. Olanlar da yakınlarınca koruma altına alınmaktadır. Ancak ruhen hayata tutunmak, insanı diğer varlıklardan ayıran ve üstün kılan biricik tutamağını mesele edinmek bugün unutulmuş, hatırlatmaya çalışanları da yok saymak yoluna gidilmiş; tüm hayat, kurum ve kuruluşlar bu minvalde dizayn edilmiştir. Unutmanın normalleştiği bir hayatı yaşamaktadır bugün insanlar. Asıl bilinmesi gerekeni, hatırlanması gerekeni erteleyerek, üzerini kapatarak yaşamak yoluna mahkum edilmiş şekilde hayatlarını sürdürmekteler. İlmin küllen bilinmesi demek asıl bilinmesi gerekeni, mârifetullah’ı bilmek ve bu bilişi hemen her meseleye nakşederek bir ömür sürmek demektir. Marifetullah’ı bilmenin yolu ise kendini bilmekten geçmektedir. Kendini bilmenin yolu ise İmam-ı Azam’ın “nefsin leh ve aleyhindeki şeyleri bilmektir” olarak tarif ettihi fıkıh yâni ince anlayışla mümkündür. Bu tarifin altına içinde yaşanılan dünyanın geçirdiği safhaları ve nasıl bu hale geldiğini bilmek de, kişinin ameli olarak fıkıh bilgisine sahip olması da girer. Külli ilim meselesini âlim yorumu vesilesiyle Bedri Gencer yoluyla şöyle de anlamlandırabiliriz:

Alimin nihai olarak Allah'tan edindiği ilim, Kur'anda artikel ile zikr edilmesinden anlaşılacağı gibi, bütünsel bir bilgi, "ilm-i küll"dür; Hz. Ali'nin "İlim, cahillerin çoğalttığı bir noktadır" sözünün de anlattığı gibi. Buna göre alim, fıkıh, felsefe, kelam, sosyoloji gibi belli bir dalın uzmanı değil, bütünsel alim, "aIim-i küll"dür. Elbette bundan kasıt, ansiklopedik tarzda bütün bilgi birikimini kavramak değildir. Külli bilgide asıl, bu manada nicelik değil, İmam-ı A'zam'ın "nefsin leh ve aleyhindeki şeyleri bilmesi" şeklindeki fıkıh tarifinin de anlattığı gibi niteliktir. Amaç, Hz. Ali'nin sözünün de anlattığı gibi nihai olarak ilmi-fikri faaliyetin hareket noktasını bulmak, ağaçların üstünde ormanı görme perspektifini kazanmaktır. Geniş manada felsefeye dayalı bu perspektifi kazandıktan sonra ancak akademik uzmanlaşma sayesinde merkezden çevreye doğru bilgiyi arttırmak ve tekrar çevreden merkezi külli bilgiye ulaşmak mümkün olur.[1]


Bedri Gencer’in sözünü ettiği ilm-i küll, mevzunun daha üst katmanına, ilimle iştigal eden kesimine yönelik olsa da, bugün “aydın” olarak toplumda hürmet görenlerin bu iktibas üzerinden ölçülendirildiği taktirde bilgi ile irtibatlarının ne kadar da parçalanmış olduğu görülebilecektir. Hatta iktibasla daha doğrudan alakalandırılması bakımından, “âlim” olarak şöhret kazanmış isimlerin bu perspektiften uzaklığı da kolaylıkla müşahade edilecektir. Dünyayı tanımak ve anlamlandırmak bakımından bu hususu Bedri Gencer bir makalesinde “bid’ate vukufiyet” olarak tesmiye etmiş, âlim tipolojisinin bu vukufiyeti kaybettiği için cemiyetin merkezinden uzaklaştığını dile getirmiştir.


Bugün bilinmesi zaruri olanın kaybolduğu , kaybolduğunun farkında bile olunmadığı bir manzarayla karşı karşıyayız. Yâni kaybettiklerimizi bulmak yoluna gitmek için bir şeylerin kaybolduğunu baştan itiraf etmemizin gerektiği bir safhadayız. Bilinmesi zaruri olanın cemiyete yayılması ve talimi bakımından bir örnek olarak Osmanlı İmparatorluğunda milletin müşterek bir bilgi kaynağı, bilinmesi zaruri olanların külli ve cüzi olarak kendinde toplandığı ve basitleştirildiği kaynak olarak “Mızraklı İlmihal” benzerî kaynakları dile getirebiliriz. Bu konuda Tahsin Görgün “İlmihallerin” 19. yüzyılda Fransızca’ya tercüme edilirken “yaşamayı bilmek” olarak literatüre girdiğini ve bize sonraları asıl kimliğinden tecrit edilerek ve sekülerleştirilerek “Hayat Bilgisi” olarak dönen şeyin menbaının esasen Osmanlı cemiyeti olduğunu dile getirir. Asıl bilinmesi gerekenin bilinmediği yerde, teferruatın bilinmesi insana selameti değil felaketi getirir. Bugün karşı karşıya olduğumuz dehşetengiz manzara, bu hakikatin dile gelmiş halinden başka bir şey değildir.


FATİH TEKİN


[1] Bedri Gencer, İslamda Modernleşme 1839-1939, Doğu Batı Yayınları, 2012, İstanbul, s.218

35 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Beni bilmek esasen ötekini bilmektir. Kendini bilmeyenin ötekini bilişi kendinden bir biliş değil, yamalı bohça misali bozulmaya her an müsait, çarpık bir zandan ibarettir. Ötekinin çapını tayin etmek

İçinde bulunduğumuz dünya, ertelemenin hükümran olduğu bir dünya haline getirilmiştir. Önemli olanın, öne alınması gerekenlerin tehir edildiği, oluşları ile yok oluşları arasında bir farkın bulunmadığ