Alimlerimiz Alemimiz

Güncelleme tarihi: 8 Eki


Yazar: Muhammed Emin Er

Kitap: Hatıralarım

Sayfa Sayısı: 368

Yayınevi: MGV Yayınları

***


"Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir: Allah'ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse; Allah'ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse."


Hadis-i Şerif


***


Henüz dört beş yaşlarındayken annesi, elifbaya geçmeden babası vefat etti. Doğuştan ilme iştiyakı vardı. Kağıt kalem olmayan demlerde yaşadı ve o zamanlarda düz satıhlı taşlar üzerine taşlarla yazdı. Babası varlıklıydı fakat o mirastan kendisine kalan payı kardeşlerine verdiğinden ötürü maddi sıkıntılar çekti. Arzusu ve isteği ilim öğrenmekti. Fakat maddi sıkıntıların yanında dönemin dine karşı olan menfi tutumundan ötürü bu menzilde yol alamadı. Elle tutulur bir ilim almaya başladığında yirmili yaşlarının ortasındaydı. Bu yaşın tahsil için oldukça ileri olduğu izahtan varestedir. Küçük yaşlardan beri ilim öğrenmek isteyen biri için işbu durum oldukça hüzün verici bir haldir. Haleti ruhiyesi bu sıkıntıyla doluyken er-Rezzak olan Allah’ın kendisine uzun ve bereketli bir ömür vereceğini belki de bilmiyordu. Gerçi hep böyle olmuştur. Büyük insanlar büyük sıkıntılar sonunda ortaya çıkmıştır.


Emir Er Hoca hatıratın gereğince doğduğu köyden ve çevresinden başlıyor anlatmaya. Hoca, Diyarbakır’ın Çermik ilçesinin -şimdiki ismiyle- Kalaç köyünde dünyaya geliyor. Dipnotta belirtildiği üzere Çermik ilçesi Kürtlerin değil Zazaların yoğun olarak bulunduğu bir yer. Doğal olarak hocanın ana dili Zazaca. Tam tarihi kesin olmamakla birlikte yirminci yüzyılın hemen başlarına denk geliyor doğumu. Koca cihan imparatorluğu Osmanlı Devleti’nin son yılları ve cumhuriyetin ön günleri. Tabii olarak, çocukluğu ve ilk gençlik yılları bu dönemi tahlil etmek için oldukça yarar sağlıyor. İlk göze çarpan durum maddi imkansızlıklar oluyor. Halk o derece sefil halde ki köydeki birinin lambası sabaha kadar yansa ona ağa deniyor. Her yere yaya gidiliyor ki o devirde bir yerden bir yere gitmek şimdiki gibi kolay değil. Ne doğru düzgün bir yol ne konforlu vasıta ne de giyecek rahat pabuç var. Bu haldeyken değil köy köy, şehir şehir geziyor hoca ilim uğruna. Diğer bir sıkıntı olarak manevi buhran göze çarpıyor. Şimdi olsa rahatlıkla ülkenin en mütedeyyin kesimlerinden olduğu söylenecek diyarlarda o devirde namaz kılan bile çok çok azmış. Hatta ve hatta kimi köylerde cenaze namazını kıldıracak hoca dahi bulunamıyor, diğer köylerden geliyormuş. Latin alfabesinin kabulünden sonra eski Türkçeye getirilen yasakların getirdiği zorluklar var bir de. Arapça da bu yasaktan nasibini alıyor. Zaten dini zaviyeden yeterince yetişmemiş olan halk ondan kökten kopacak duruma düşüyor. Din dersi talimi yapılamaz, elifba kapağı açılamaz hale geliyor. Buna teşebbüs edenler jandarmalarca tetkik ediliyor ve apar topar karakola götürülüyor. Evet, bunlar yaşanıyor arkadaşlar. Efsane değil, gerçek.


İşte hal böyleyken ve hoca ilim öğrenme ateşiyle yanıp tutuşurken nerede bir alim var yok soruşturup yanına gidiyor. Hemen her yere yaya gittiği ve kimisinin günler sürdüğü bu yolculuklarda neler çekmiyor ki! Misalen, ülke bu manevi atmosferdeyken ve devamlı tetikte olmayı gerektiren bir durumdayken daha sağlıklı eğitim almak için Suriye’ye gidiyor. Orada nezarete düşüyor. Belli bir süre sonra başka bir nezarete nakli yapılması kararı çıkıyor. Fakat iş bu ya parası varsa kamyonla yoksa jandarmalar atlı ama kendisi yaya 18 saat gidecek. Zaten yokluktan yoklukla gelmiş olan hocanın parası yok. Ayrıca aylardan Ramazan ve hoca niyetli. Bu böyledir, er-Rezzak olan Allah ona nezarettekilerin maddi yardımını yetiştiriyor ki yardım parası toplayanların başında bir papaz ve Hıristiyan Apo denilen kişiler var. Hoca, başka dinden olan bu insanların hassasiyetini insanlık namına daima hayırla anıyor.


Sözü çok uzatmamak gerek. Hocanın başkalarının koca yıllarını alan derslerin hepsini aylar içinde tamama erdirmesini içeren ilim yolculuğu, tasavvufla olan bağlantısı, Said Nursi’yi ziyareti, evliliğe olan bakışı ve dikkat çeken çok daha fazlasını ihtiva eden bu hatıratı ilgilisine tavsiye ederim.


Şunu da belirtmek gerekir ki Emir Er Hoca İslam’ın gerektirdiği şekilde emri bil maruf neyhi anil münkeri bütünüyle yaşayan birisi. Bu uğurda yurt dışında gitmedik yer bırakmıyor. Japonya’sından New York’una, Almanya’sından İran’ına kadar her yere gidip oradaki Müslümanları ziyaret ediyor, sorularını cevaplandırıyor, çok kalma imkanı bulursa ders veriyor. Gittiği gayrimüslim yerlerde din adına konuşabilecek kimselerle randevu ayarlıyor ve onlarla görüşüyor, münazarada bulunuyor. Hocanın yurt dışı ziyaretleri arasındaki ikisi var ki kendisini çok etkiliyor. Bunlardan ilki Pakistan’daki Tebliğ Cemaatinin çalışmalarıdır. Son derece mütevazı halde emri bil marufta bulunan bu cemaat tüm diyarı kapı kapı dolaşıyor ve işe erkekleri camiye çağırmakla başlıyor. Bir avuç insanla filizlenen bu hareket çok geçmeden her yere ulaşıyor. Son derece etkilendiği diğer ziyaretse Afgan Cihadıdır. Zamanımızda tasavvufun insanı tembelleştirdiği yönünde son derece yanlış bir kanaat hakim. Bunun böyle olmadığını sadece Emin Er Hoca ile değil, onun kitap boyunca anlattığı ve cephe cephe mürşitleriyle bilfiil savaşan mollaların hayatıyla da öğreniyoruz. Gerçi bunun için bu kitaba da gerek yok, tarihe meraklı biri bunu rahatlıkla görebilir. Velhasıl, hoca orada Ruslarla savaşan mücahidlerle beraber yatıp kalkıyor ve onların bu durumuna tabiri caizse hayran oluyor. Mücahidler fıkhen zorunda olmamalarına rağmen Ramazan oruçlarını tutuyorlar. Hoca neden diye sorunca “O da bir cihaddır” cevabını veriyorlar. Beş vakit namazlarının yanında teravihlerini sekiz rekat olarak kılıyorlar. Hatta teheccüde kalkıyor, işrak namazını da eda ediyorlar. İnsan düşünmeden edemiyor: Benim oruç tutmamak, namaz kılmamak için sebebim ne?


Uzun sözün kısası çalkantılı geçen bir devrin şahidini ilk ağızdan dinlemek, onun dolu dolu geçen hayatına tanıklık etmek bir okuyucu için pek ehemmiyetlidir. Bunun yanında oğlu Halil İbrahim Er’in dediği gibi medrese ulemamız anılarını çokça kaleme almaz, anlatmaz. Bunun da önemini bilmek gerekir diye düşünüyorum. Kitabın arkasında bulunan ufak albümse kitabın güzelliğine güzellik katıyor.


Buradan ruhuna Fatiha istirham ediyorum.


Herkese hayırlı okumalar.


Erhan Burtul

46 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sahip olunabilirliğin zirvesi hükümdardır. Hükümdar, tahtı altında koca bir maiyet, ordu, halk bulunan devletin en büyük yöneticisidir. Halk (avam) feda edilebilir yığınları ifade eder. Tarih boyunca

Yazar: Ömer Faruk Dönmez Kitap: Bir Yobazın Günlüğü Sayfa Sayısı: 339 Yayınevi: İz Yayıncılık *** Ömer Faruk Dönmez'den kendini okutan, merakta bırakan, hak olanı haykırmak için çabalayan sohbet tadı

Yazar: Mehmed Kırkıncı Kitap: Kader Nedir? Sayfa Sayısı: 159 Yayınevi: Zafer Yayınları *** Nur pınarından süzülmüş bir nur damlası. İman esasları arasında –tabiri caizse- giriftli haliyle duran yıkıl