AHLÂKIN MERKEZÎ FAKÜLTESİ

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür edecektir. Bu tezahürde ahlakın dayandığı mesnede göre eşya anlamını bulacak, fert mevcudiyetini bu yolla sağlayabilecektir.


Her şeyden önce dile getirmek gerekir ki esasen ahlak ele alınacak, dilde ifade edilecek bir mesele değildir. Ahlak, insanın halleriyle alakalı olarak, entelektüel bilgiden bağımsız, kâl ile değil hâl ile ifadesini bulabilir. Yâni ahlakın bir mesele olarak ele alınması ancak “olan” üzerinden ve onun temsilinden hareketle mümkün görünmektedir. Nazari olarak ahlakı tartışmak ise hemen her meselede yapıldığı gibi ahlakı cerrahi müdahalaye tâbi tutmak ve neşterin altına yatırmaktan ibarettir. Biz ise bu yazıda "Ahlak" meselesi ele alınırken meselenin aslından inhiraf etmeye neden olan ahlakın merkezî fakültesini teşrihe gayret edeceğiz.


Ahlak kelimesi “hulk” kökünden gelir. “Hulk” ise “yaratılış, maya” anlamlarına gelir. Bu kök bize ahlakın insanın yaratılışından geldiği ve bu yaratılışının saf bir hal üzere olduğunu ima eder. Bugün içerisinde bulunduğumuz dünya ahlakın üzerinin kapatıldığı ve her şeyde olduğu gibi ahlakta da bir dönüşümle baş başa olduğumuz dünyadır. Ahlakın tarih boyunca ana kaynağı din ve din yerinde felsefî mezhepler olagelmiştir. Hem ferde sirayet edişi hem de bir kitap çapında izahata yeltendiği yerdedir ki ahlakın kaynağı kendini ifşa edebilmeye muvaffak olmuştur. Bu ifşadan medeniyetler, kültürler meydana gelmiş eşya ve hadise insan tarafından bu faş oluşla anlamlandırılmıştır. Max Weber Kapitalizm’in hegemonyasını Protestanlık bağlamında ele alırken, bu sistemin ferdden cemiyete sirayetini Protestanlığın ilkeleri ışığında anlamlandırma yoluna gitmişti. Yâni uzun yıllardır insanları kıskacı altında tutan bir sistemin kuvvet bulmasını Protestanların ahlâki anlayışlarının merkezi üzerinden göstermiş idi. Bugün ise Kapitalizm ayakta durmak yahut yayılıp genişlemek için herhangi bir din yahut mezhebe ihtiyaç görmeyecek kadar müstağni bir vaziyette yoluna devam etmekte, çoktan bu mevziye erişmenin getirdiği istiğna ile hayatını sürdürmektedir. Bu devamlılık sürdükçe de topyekun cemiyete sirayeti bakımından ne ahlak ne de ahlakın dayandığı yer üzerinden bir yolculuk mümkün görünmemektedir. Zira her şeyin meta olarak telakki edildiği ve alım-satıma konu edildiği bir vasatta meta-üstü bir anlayış kendini mizan olarak kabul ettiremeyecek, müteal olanlar halı altına süpürülerek geçiştirilecektir.


Taha Abdurrahman:Ahlak hangi insanın hayatının tümünü kuşatırsa, o bütün insanlık şartlarını tamamlamış olur.”[1] der. O bu söyleyişiyle insan olmanın kemalinin ahlakın kuşanılması yoluyla mümkün oluşuna işaret eder. Bu kemal ise Hazreti Fahr-i Kâinat’ta zuhur etmiş, ahlakın tamamlanması onun eliyle vukuu bulmuştur. Ki Hazreti Peygamber bir hadis-i şeriflerinde meâlen “Ben mekarim-i ahlakı itmam eylemek üzere ba’s olundum” buyurmuştur. Hazreti Peygamberin hadis-i şeriflerinden de anlaşıldığı üzere; ilk insanla beraber var olan güzel ahlak, O’nunla kemale ermiş, O hayatıyla insan olmanın nirengi noktasını ahlak üzerinden tüm insanlığa tebliğ etmiştir. İnsan olmanın yoluna dair Salih Mirzabeyoğlu’nun, tasavvufi düşüncenin izlerini taşıyan şu sözleri meselenin teşrihine yardım edecektir: “Bedeniyle ve aklıyla zamanın içinde mahpusken ruhuyla zamanüstü iştiyak taşıyan fert, bu "keyfiyet"i ve"hayatın hakikati"ni ancak ferdi oluşta arayabileceğine göre, bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, "tek fert"te tecelli eden hakikatin temsilcileri olarak "tek fert"in kadrosudurlar. Bu tek fert de, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği ve varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı "Gaye İnsan-Ufuk Peygamber" olarak,Allah'ın Sevgilisi'dir; Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin hakikati…”[2]


Ahlakı merkeze almak ve ahlakın kuşanılması nispetinde insan olabilmeyi idrak, bizi bu bağı muhafaza eden bir şahsiyete ve bu şahsiyetin hayatının anlaşılması ve anlamlandırılmasına götürmektedir. Müslümanların asırlardır ahlaki olarak belli bir vasatın altına düşmemesinin temel saiki bu idrakin korunmasıdır desek yeridir.


Ahlak meselesi ele alınırken el yordamıyla, ahlakın dayandığı ve bu mesnet olmadan ortaya çıkması mümkün olmayan “merkezî anlayış”ın çoğu kez üzeri kapatılmaktadır. Halbuki ahlak her ne kadar kuşatıcı bir tavır da olsa, bu tavrı sağlayacak bir anlayış olmaksızın bir ahlak anlayışından bahsetmek mümkün görünmemektedir. Kökü olmayan şeyin dalları, dolayısıyla bu dalların yemişleri de olmayacaktır. Modern dünya ise geleneksel dünyanın istikrar yoluyla insan fertlerine hediye ettiği kök anlayışını temelden sarsarak kendi kimliğini oluşturmuş, bir yanıyla geleneğe yaslansa da bu yaslanışıyla geleneği kendince anlamlandırarak / dönüştürerek özünden koparmıştır. Zaten gelenek olmadan modernden söz etmek mümkün değildir. Bugun itibariyle hedonizme teslim olmuş insan fertleri hangi ahlaki bağlar vesilesiyle mahrum oldukları şeyleri ifade edebilecek, onların eksikliğini hissedebilecektir? Batı dillerinde “ontological security (varoluşsal güvenlik)” olarak ifade edilen, insanoğlunun mevcudiyetine dair bir emniyet hissine ihtiyaç duyması meselesi, ahlakın bu toplumlarda aşınması dolayısıyla, aslından koparılarak ve gerçekliğe tekabül etmeyen “kanunlar” üzerinden ele alınmakta ve bu kriz bir türlü aşılamamaktadır. Bu mesele, bir yanıyla ahlakın da meselesidir. Zira insanoğlunun eşyaya bakışında dayandığı ve kendisinden güç aldığı bir ahlaki keyfiyet yoksa, zamanın hakim güçlerinin elinden çıkmış hükümlere teslim olur, peşi sıra ise varoluşuna ilişkin emniyetini haklının değil güçlünün sözünün geçtiği mecralarda aramak yoluna koyulur. Bu ferd için çıkış yolu ise hakka dayalı bir nizamın hasretiyle mücadele etmekten çok, güçlü olmak için hayatını sürdürmeye çıkar. Bu ise ferdi, tarihin Avrupamerkezci perspektifden yazıldığı ve kitlelerin bu anlayışa ram olduğu bir dünyada aynı anlayışa katkı sunmaktan başka bir yere götürmeyecektir.


Müslüman toplumlarda hususen son yıllarda dile getirilen ahlak üzerinden eleştirilerin hemen hiçbiri meselenin aslına temas eder vaziyette değildir. Yaşadıkları hayat ve dünya görüşleri itibariyle ahlakın menbaından habersiz olanların yaptıklarına bir meşruiyet devşirme çabasından ibaret olan, şahısların yaptıkları yanlışlar üzerinden evvela Müslümanların hemen hepsini aynı çuvala doldurarak yargılama peşi sıra ise İslam’dan uzaklaşmayla sonuçlanan anlayışların ahlakın ne olduğuna dair sıhhatli bir tasavvura sahip olmadığı kolaylıkla müşahade edilmektedir. Ahlakın tamamlayıcısını yeterince tanıyan, ahlakın keyfiyetinin ne olduğuna dair aşağı-yukarı bir tasavvura sahip olanlar, bir grubun yaptıkları ve söylediklerinin ters oluşu üzerinden İslam’dan uzaklaşmak yolunu seçmeyecektir. Kal ile hâl arasındaki uçurumda muhasebeye tabi tutulması gereken kâli ile hâli uyuşmayanların, iddialarına sadık olup olmadıkları üzerinden bağlılıklarıdır. Üstelik içinde yaşanılan dünya hem sosyal hayat hem de bu sosyal hayatın yürütücüsü konumundaki kurum ve kuruluşlardan da görüldüğü üzere Müslümanların inşa ettikleri bir dünya değildir. Tam aksine, toplumdaki sınıfların ayrımından tutalım (hem ekonomik bakımdan hem de vatandaş statüsü itibariyle) içinde yaşanılan düzen modern- ulus devleti ve tabii olarak bu devletin laik – seküler yapısının tezahürleridir. Ahlak meselesini kendine dert edinenlerin ahlakın ana merkezine inmeleri ve tefekkürlerini bu merkez üzerinden gerçekleştirmeleri onları deist ve modernlikle mâlul bir ahlak anlayışına düşmekten muhafaza edecektir. Başta bilinmesi gereken şey, O’nun varlığının ihmal edildiği her meselede sarkılan yerin selameti değil felaketi müjdeleyecedir.


FATİH TEKİN


[1] Taha Abdurrahman, Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında, tercüme: Abdi Keskinsoy Pınar yay. , 2020, s.100 [2] Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız -Temel Meseleler-, 3.basım, 1993, İstanbul , s.61

29 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek

Beni bilmek esasen ötekini bilmektir. Kendini bilmeyenin ötekini bilişi kendinden bir biliş değil, yamalı bohça misali bozulmaya her an müsait, çarpık bir zandan ibarettir. Ötekinin çapını tayin etmek

İçinde bulunduğumuz dünya, ertelemenin hükümran olduğu bir dünya haline getirilmiştir. Önemli olanın, öne alınması gerekenlerin tehir edildiği, oluşları ile yok oluşları arasında bir farkın bulunmadığ