top of page

Ahlâkın Amel Cihetinden Kısa Bir Teşrihi

Kadim dünyada insan tanımlarından birisi de “el insânu hayvânun nâtıkun”dur. İnsanı diğer canlı varlıklardan ayıran hususiyetin nutk olduğunun altının çizildiği bu tanım bizi “nutk” kelimesi üzerine eğilmeye götürmektedir. “Nutk” kelimesi bir yanıyla konuşmayı diğer yanıyla düşünme faaliyetini içerir. Bu tanıma göre insan konuşabilmesi ve düşünebilmesi yoluyla farkını ortaya koyar. Bu farkın tefrikine ererek hareket edenler konuşmanın da konuşabilmeyi sağlayan düşünmenin de muhtevasını “ne ile” dolduracaklarına dikkat kesilirler. İşte bu “ne ile” sorusu etrafında bağlılıklar din, ideoloji, müteferrik akımlarla örülür, hayatın anlamı bağlanılan şey ile kendini meydana getirir. Konuşmak kelimesi esasen en az iki kişinin iştirakiyle gerçekleşebilecek bir hadisedir. Bir kişinin tek taraflı olarak bir takım şeyleri dile getirmesine “nutuk” denir. Bu kelimenin, dil devrimine kurban edildikten sonra ise yerini “söylev” almıştır. Meselemiz dil tartışmalarına girmek yahut bu tanım üzerinden insanı anlamak olmadığı için bu hususta bu kadarıyla iktifa etmek yerinde olacaktır.


Nutkun da konuşmanın da dayandığı mesnet düşüncedir. Düşüncenin olmadığı yerde ne konuşmaktan ne de nutuktan bahsedilebilir. Arap dilinde kelamın tarifi yapılırken bir söz diziminin kelam olması için kifayet şartları arasında söyleyen kişinin ne söylediğinin tefrikinde olması dile getirilir. Bu nedenle çeşitli dil ekollerince sarhoşun yahut uyur-gezerin sözleri kelam kabilinden dahi kabul edilmemiştir. Düşüncenin muhtevası ise yaslanılan mesned ışığında anlamını bulacaktır. Yaslanılan şeyin “insan-âlem-tanrı” meselelerine dair temel umdeleri kişinin herhangi bir mesele karşısındaki tavırlarına aksedecek bir havuzun yekûnundan başka bir şey değildir. Yazının asıl meselesi olan ahlak mevzuuna gelince, ahlak evvel emirde insanın halleriyle alakalı olarak düşünmenin konusu kılındığı takdirde üzerine konuşulabilecek şeylerdendir. Antik Yunan’dan tutalım Kant’a vedahî Nietzsche’ye kadar ahlakın mevzubahis edildiği her zaman meselelerin ucu faaliyetin kendine, sözden taşan amele dayanmıştır. Batı’nın sömürgeci, mütehakkim, Avrupamerkezci anlayışı bile belli bir “ahlak” ile mücehhezdir ve bu mücehhez oluşla meseleler inşa edilmekte, kurum ve kuruluşlar bu anlayışla hayatlarını sürdürmekte, mesele yine dönüp dolaşıp faaliyete dayanmaktadır.


Ahlak meselesi İslam düşüncesinde de Batı düşüncesinde de asırlardır teşrihe tabi tutulmakta ve post-modern zamanlarda da aktüelliğini korumaktadır. Ancak baştan söylemekte fayda vardır ki İslâm düşüncesinde ahlak mevzubahis edildiği her demde amelle mutabakatına dikkat edilmekte ve meselenin cereyan ettiği yer amelden kopuk bir şekle dönüşmemektedir. Bu kopukluğun en büyük mânii olarak ise "nübüvvet” meselesi dile getirilebilir. Hazreti Peygamber aleyhisselâtu vesselâmın yaşadığı ve yaşayarak temsile dönüştürdüğü şey, her şeyden evvel “İslam- İman- İhsan” katmanlarınca çevrelenmiş ve dilde sayıklanan şey kalbe akmadığı müddetçe kişi İslâm dışında kalanların tesmiye edildiği şekliyle kâfirlikten daha alt tabaka olan münafıklık mertebesine düşmek tehlikesinden haberdar edilmiştir. Bu baştan konan kesin çizgi İslâmı hem tarihi seyirlerinde “Stoacılık” gibi felsefi mezheplerin düştüğü hem de Hristiyanlığın dönüştürüldüğü retorik üçgeninden muhafaza etmiştir. Bu husus bilginin faaliyet alanını, genişleyerek akabileceği yerleri, makbuliyetinin keyfiyetini de örgüleştirmiştir. “Kişi bildikleriyle amel ederse Allah onu bilmediklerine vâris kılar” hikmeti de açık bir şekilde bilginin veriye, malumata dönüştürülmesinin meselenin aslından sapmak olduğuna işaret etmekte, bilginin artmasının (derinleşmenin) amelle at başı gittiği takdirde gerçekleşeceği haber verilmektedir.


Bilgi ve amel ilişkisinin teşrihinden sonra akla gelen ilk suallerden birisi de “ahlak mı ameli besler amel mi ahlakı” sorusu olabilir. Bu ilişki şöyle açıklansa daha doğru olacaktır: Kişi bildikleri vasıtasıyla ahlak anlayışını meydana getirir, bu anlayışa sadakati nispetinde ahlakında derinleşecek, ahlak amele amel de ahlaka akacak ve İslâm’ın ideal olarak işaret ettiği muhsin portresi ortaya çıkacaktır. Çok bilmenin ferdin ahlakta derinleşmesini sağlamadığı ve hatta bilgiyle kurulan çarpık irtibatın ferdi daha da ahlaksız kıldığı gerçeği içinde bulunduğumuz dünyadan kolaylıkla müşahade edilmektedir. Müspet bilgilerin gelip dayandığı yer atom bombası, panoptikon benzeri sanal hapishanelerin inşası ve insanın metalaşmasıdır. Şarkiyatçıların -hususen ilk dönem şarkiyatçılarının- İslam düşüncesiyle irtibatlarından tüten şey de onların hidayetiyle sonuçlanmak yerine sömürge ülkelerinin dönüştürülmesine hizmete giden yoldan gayrı bir karakter arz etmemektedir.


Asılda eşyayla kurulan bağdaki zaaflar bu asıldan tüten şeylerin de zaafiyetle malul olmasını gerektirmektedir. Düşünceye konu kılınan şeylerin anlamını bulduğu yerin gelip dayandığı yer ise ferdin / toplumun niyetidir. Niyeti batıl olanın işlerinden selametin tütmesini beklemek ise abesle iştigal etmektir. Müslümanların bugün sormaları gereken asıl sorular dünyaya bakışta inanılan dinin istediği belli bir seviyeyi gerektiren ahlâki duruşun kaybının nedenlerine dair olmalıdır. Ne niyetlerimiz ne de niyetlerimize giden yolda düşüncelerimiz “kendiliğinden” ve “kendinden”dir. Kendini bilmenin Rabbini dolayısıyla dünyanın asıl anlamını bilmekle sonuçlandığı bir anlayış yerini kendiliğini taaten sömürüye bırakmıştır. İslam Allah’a mutlak teslimiyettir. Allah’a giden yolda Hazreti Peygambersiz bir yolculuk düşünülemeyeceğine göre O’nu ıskalayan her anlayış yarı yolda kalmaya mahkumdur. Teslimiyetlerimizi muhasebeye tâbi tutacağımız günde, sömürü düzeninin sona ereceği günün habercisi olarak güneş doğacaktır. Güneş doğduğunda ise hak ile batıl ayrışacak, tüm izler ulaştıkları yolun haberini verecektir.


FATİH TEKİN

84 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanlar muhatap oldukları şeylerin onlarda meydana getirdiği tesirlerden mürekkep olarak hayatlarını devam ettirirler. Terkip edilen şeyin bünyedeki imtizacı (birleşmesi), kişinin benliğinin toplamıd

İnsan teklerinin bir araya gelerek temel sabitelerini ittifakla örgüleştirdikleri peşi sıra ise cem olmuş bir his ile mütecanis bir havaya büründükleri zaman ortaya millet olma şuuru çıkacaktır. Mille

bottom of page