Şiirin Mürüvvetini Görmek

Dilhane Dergisi 49. Sayı'da yayınlanan yazımızdır

* Dergiye Erişim İçin: https://www.dilhane.net/dijital-dergi/ocak-2022 *

***

“Var olmak, bir mesajı olmaktır.”

- Sezai Karakoç

Evvelce büyükler; lazım gelenin icabını yerine getirdikleri eserlerinde, lüzumlu olan şeyi; eserin dibacesinde hülasa eder ve "işbu sebeple, bu icabın infazı için; hassaten Rızay-ı İlahiye'ye mazhar olabilmek ümidi ile bu eser neşrolunmuştur" diyerek, meseleyi kemâl ederdi. Kısaca, müellifin "arıza" olarak telakki ettiği şeyi biz, yine aynı müellifin "arıza"yı giderdiği eserinde görür ve öyle öğrenirdik. Bugün yitilmişlik katarına dehlediğimiz sayısız esastan bir tanesi de bu olsa gerek. Kadim geleneğe hilaf etmeksizin, Türk şiirine dair birkaç mesajı taşımaya, yani var olmaya çalışacağız. Bir mesaja sahip olmak ve bir mesaja muhatap olmak, var olmanın birincil tedavülüyken, hem ulak, hem uğrak hem de bulak olmanın esrarına davet ediliş, mukaddes bir emaneti göğüsleyişi efsunluyor haberdar şuurlara.

Şiir; var olarak, varlık mesajını desen desen nakşederek, bilmenin beraberinde getirdiği kahrı süsleyerek doğuyor. Şiir, şairin rahmine, yani muhayyilesine boşanan hakikat mesajının müstesna kelimelerle zuhur edişinden başka nedir? Buna nispetle, şiir hiçbir zaman hakikat dairesinin merkezine yerleşmiyor ve o dairenin etrafında semah ediyor temadi. Nitekim şiir, yerini ve haddini bildikçe şiirdir. Şair, varlık bilinciyle şiir mesajını tebliğ edasınca sunma hadsizliğine tevessül etmeden, şiirin tebliğ değil teklif olduğunu bilerekten sürdürüyor var oluşunu.

Günün şiiri nedir? Dünkü şiir neyi karşılar? Yarının şiiri hangi mihenge işmar ediyor? Her bir şairin buna vardır yorumu. Yine de bilcümle şuaranın, şiir hakkında teklif ve telif ettiği her şey makbuldür. Şiir, şairin bencesidir ne olsa. Yeryüzünde kaç türlü şair varsa, o kadar da şiir tanımı vardır zira. Bizce makbul olmayan nicesi, şair için makûl ve de makbuldür. Sözgelimi o şairlerden biri, hatta en müstesna şairlerden biri, çıkıp da "Şiirde mânâ aramak, bülbülü eti için boğazlamaya benzer!" diyebilir. Bu sözün sahibi olan Ahmet Haşim, fevkalade haklıdır. Bütün bir parnasyen zümre, mezkûr sözü ayakta alkışlayabilir. Çünkü bizler bu sözü; "Benim şiirimde mânâ aramak, bülbülü eti için boğazlamaya benzer" diye okuruz. Mânâyı bülbül edenler vardır çünkü. Şiiri musîkiye hapsedip onu mânâ ve vuzuhtan tecrit etmeyi kerih bulanlar vardır. Mânâyı bülbül edenler vardır çünkü. Nasihatlerini mazmun olarak neşreden Attar vardır. Kaside-i Bürde, Manzumetun Fi't-Tefsir vardır, Şehnâme ve nicesi vardır. Şiir değildir bunlar ve fakat şiir diliyle yazılmıştır. Musîki almak için mânâyı tokuşlamayanların harcıdır bu. Ezcümle, bir şiirin sadrına mütemayil olanlar vardır bir de şiirin sathına. Bizler, şiiri sadra muhatap olan şey olarak görerek başlıyoruz söze.

Mademki şiir bir sanat, öyleyse sanatın mesul olduğu şeylerin himayesinde arayacağız onu. Sanatçı, objeyi ve hadiseyi yorumlarken kendi coğrafyasının kültür bakiyesini göz ardı etmeyendir. İçine doğduğu milletin bütün bir kültür müktesebatını yani mukaddesatını; gören gözlerin ferine konuşlandırarak icra eder sanatını. Bu cihetle sanata ve sanatçıya yüklediğimiz anlam, "dün-bugün-yarın" olmak üzere üç farklı boyutun yetkin krokisidir. Sanata ve sanatçıya isnat edilen ilk hassa şuurdur. Şuur ise irfan mayasına matuf bir zihinle, ihsan makamına layık bir kalbin ittifakıyla tahakkuk eder. Bu kaideye riayetle sanatçı, işini hisle yapar. Bu his, ulvi tefekkürün neşter oyuğundan inkişaf eder. Sanatçının bilgiye verdiği ehemmiyet, sezgiye olan teslimiyetiyle müsavidir. Ravi titizliğine haiz olan bu zümre, taşıdığı mesajla vardır. Sanat, dünden bugüne, bugünden de yarına aktarılması gereken hayatiyet unsurlarını estetik arketipiyle taşıdıkça vardır. Bunu yapıyorsa bir sanatçı, artık münevver deriz ona.

İnsanüstü bir ciddiyete sahip olan bu kavramları bugün akıl üstü bir karmaşa halinde görüyor oluşumuz, mezkûr kavramların (sanat, sanatçı, şiir) asırlardır tartışılıyor olmasından kaynaklı. Hâlbuki sanat, ne sanat içindir ne de toplum içindir. O yalnızca bir diyalektik biçimidir. Hakikat sırrından muzdarip toplumların, hakikat kavramını 'doğruluk' subjesine zapt edişi, Müslüman toplumunun sahih kavramlarını bulandırmıştır. Günün çalkantılı idrakini teğet geçerek, sanatın Müslüman estetiği olduğu ikrarına varıyoruz. "Şu halde Müslüman estetiği, İslam'ın kelime-i şehadetinin, Allah'ın yüceliği ve birliğinin, yani 'La İlahe İllallah / Allah'tan başka ilah yoktur' formülünün sanatlara uygulanmasıdır."¹ Şiir sanatı ise Nebevî soluğun, yani 'Muhammedün Resülullah / Muhammed, Allah'ın resülüdür' hakikatınının zerreden afaka her nesneye ve her varlığa ilân edilmesi ve en müzeyyen kelimelerin sadrına sırlanmasıdır.

İlki divan şiirinde olmak üzere, Türk şiiri günümüzde ikinci defa tıkanmıştır. Divan şiiri, şiirin neye dair olduğuna vakıfken, aidiyet menatıkını telaffuzda kullandığı mazmunlarda tıkanmış ve aksamaya başlamıştı. Kısacası, Türk şiirinin ilk tıkanıklığı mazmunlardan yana olmuştu. Şairler Mecnun’u iğdiş etmiş, Leyla’ya milyon türlü mânâ yüklemiş, bülbülü gülden ıralamış, serviler, ok ve yaylar dilberi izaha sakıt kalmış, ahu gözler şehla gözlere adak edilmiş ve nihayet şiirin esrarı mezata düşmüştü. Böylesi bir zamanda çıkmıştı şiirin müceddidi. “Tarz-ı selefe takaddüm etdim / Bir başka lügat tekellüm etdim”² diyerek, Hüsn-ü Aşk ile çıkmıştı. Eskilerin önüne geçen ve yeni bir söylem getiren o müceddid, Türk şiirine darbe değil, devrim değil, baypas yapmıştı.

Şeyh Galib, yani Türk Şiirinin Müceddidi, bir filozof şehvetiyle; “Yeni bir şey söyleyeceğim, söylediğim şeyle galip geleceğim” demek yerine, fark ettiği tıkanıklığı gidermek mefkûresiyle hak etmiştir unvanını. Maksuduna istinaden, edebiyatta mevcut olan hikemi tarz ve Türk-i basit akımlarına tâbi olmaksızın, sebk-i hindi ekolünü benimsemiş ve bu ekolün öncü isimlerinden olmuştur. Burada bir parantez açmak icab ediyor. Zira Şeyh Galib'in Türk-i basit ve hikemi tarz gibi akımlara rağmen niçin sebk-i hindi'yi seçtiği, müteyakkız zihinlerin kıymet merakıdır. Sebk-i hindi, aruz kalıplarına çeşitli kelime oyunları vasıtasıyla muhteşem kolaylıklar getirmektedir. İhlal etmeden imâ edebilmek, imâ ederek de ihlal edebilmek, Şeyh Galib gibi erbab-ı nev rah'ın birincil mühimmatıdır. Çünkü bu ihlal ediş; inşa etmek için imha edilmesi gereken zeminin rapor tertibatı oluyor. Bizlerse buna, imha değil ihya diyoruz.

Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ı, birçok divan gibi rekabetten doğmuştur. Zira barışı temin etmek isteyen, savaşı göze almalı ve savaştan galip çıkmalıdır. Romalı Yazar Puplius Flavius Vegetius'un; "Si vis pacem, para bellum" (Barış ve rahat istiyorsan, savaşa hazırlan) sözündeki hakikate dönüyor yüzümüz. Şeyh Galib, birkaç şairle değil, bütün bir divan şiiriyle çarpışıyor. Mahlasıyla müsemma oluyor nihayet ve şu haklı sözü derç ediyor; "İn dem ki zi şairi eser nist / Sultan-ı sühan menem diger nist" ³ (Bu zamanda şairlikten eser yok / Sözün sultanı benim diğerleri yok)

Peki Şeyh Galib ne yaptı? Şeyh Galib, bir takım devrim heveslisi madrabaz gibi; Türk şiirini bütünüyle imhaya layık görmek yerine, Türk’ün şiirindeki arızaları imara uğraştı. Hüsn-ü Aşk ile beraber, şiire yeni mazmunlar ikmal etti. Nitekim Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ı; Nizâmî-i Gencevî’nin Leyla ile Mecnun’dan, Ferid ud-Din Attar’ın Mantıku't-Tayr'ından daha farklı bir şeyi anlatmıyor. Aruzu kaldırıp yerine farklı bir vezin getirmiyor. Galib’in anlattığı şey, öncekilerle aynı güzergâha çıkıyor. Aruzla yazıyor. “Tarz-ı selefe tükürdüm geçtim” demek yerine, “Tarz-ı selefe takaddüm etdim” diyor. Hülasa, Şeyh Galib’in yapmış olduğu şey, ipi aşınmış, taneleri çatlamış bir tespihi, imamesine dokunmaksızın; ipini yenilemek, tanelerini tamir etmek suretiyle tekrar aynı imameye düğümlemektir. Şeyh Galib bir mesaj taşıyor. Yaşlanmış bir posta güvercinine ab-ı hayat sakiliği yapıyor. Aynı zarfın içinde, farklı kelimelerle, farklı bir üslup ve tarzla, aynı mesajı taşıyor. Öncekilerle aynı izi sürüyor, Zatüsüver’den geçerek, aynı menzile varıyor. Müceddid olmak; yolu değiştirmek değil yolu yenilemektir ne olsa.

Bugün (bir asrı geçkin süredir) Türk şiirindeki bulantı, mazmun tıkanıklığı değil kavram yitikliğidir. Şiirin neye amade olduğu unutularak, şiire amade kılma çabaları ayyuka çıkmış, ‘klişe’ yakıştırmasıyla asırlardır var olan, münbitleşen ve ahenkle öbekleşen Türk şiiri; bütün bir müktesebatıyla beraber ademe mahkum edilmiştir. Şiirdeki vezinle başlayan inkılâplar, şiirin mesajını değiştirmeye kadar varmıştır, Vesselam.

İsmet Özel, Türk şiirinin son basamağıdır. Özel’in şiirleri, şaşkın şiirimizin son remzidir. Kavramlarını yitirmiş Türk şiirine; “Ya kalk ya öl!”diyerek, müdahalede bulundu ve onu kendi mıntıkasına mahpus etti. Kopuk kopuk olan ve her şaire bir paye olarak bölünen ve dağılan Türk şiirini kendi himayesine zapteden İsmet Özel, şiire dair yapılabilecek ilk operasyonu göğüsledi. Yaptığı şey elbette ki kıymetliydi. Ancak Orhan Veli’nin başına gelen şey, bugün İsmet Özel’in yaşadığı şeydir. Veli’nin dönemindeki genç şairler nasıl ki O’nun gibi yazmaya çalıştıysa, bugünün genç şairleri de İsmet Özel gibi yazmaya, onun mısralarını çoğaltmaya hasrediyor şiirlerini. Şeyh Galib ile İsmet Özel arasındaki en büyük fark da burada tezahür ediyor. Şeyh Galib yolu yenilemişti. İsmet Özel ise yolu kendi için yeniledi. Bilerek yahut bilmeyerek yapılan bu şey, şiirin ‘ne uğruna’ yazıldığını unutturdu. Dört İncil’den Yuhanna’yı tercih eden Özel, belki de Yuhanna’nın “İlk önce söz vardı” diyerek başlamasına istinaden yapmıştı tercihini. Nitekim İsmet Özel, sözün ve kelimenin ehemmiyetini en çok bilenlerimizdendi. Bizler kelimelerin ciddiyetini, İncil ve Tevrat’ın kelimelerle değiştirilişinden biliyoruz. “Platon, Homeros’un söylediklerine dipnot düşmekten başka ne yapmış diyen İsmet Özel, o halde niçin Kant’ın söylediklerine dipnot açmaya hasrediyor kelimelerini?” sorusu, Goethe’yi okurken tanıdığım Hafız-ı Şirazi ile Özel’i okurken tanıştığım Kant’ı mukayese ederken, zihnime boşanandır.

İsmet Özel, Türk şiirinin son basamağıdır. Sezai Karakoç’un şiiri, retorik olarak da fonetik olarak da İsmet Özel’in şiirlerinin gerisinden geliyor. Fakat Sezai Karakoç, şiirin neye mahsus olduğunu biliyor. Kant’la değil, Hızır’la kırk saat geçirecek kadar biliyor. Ethos şiirleri yazan İsmet Özel, bu yanıyla okunmaya müsaittir. Bu soru işaretleri, İsmet Özel’i lekelemez, lekeleyemez. Çünkü İsmet Özel ve Sezai Karakoç yan yanadır. Her ikisi de Türk şiirini varlık haline getirmiş ve bambaşka bir mesajı, milletlerine taşımışlardır. Karakoç ve Özel, şairin “benliğini” milletiyle birlemeye ve “ben dediğimde biz demişimdir” demeye şuur yetirecek kadar vazifeli olduğuna vakıftır. Şairin varlığını “biz”de eritmesi ve kendini milletine hasretmesi gerektiğini Şuara Suresi’nden anlıyor ve biliyoruz. Sezai Karakoç ve İsmet Özel, haksızlığa uğramış bir milletin hak arayıcısıdır. “Şairlere gelince, onlara da yoldan sapanlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir.”⁴

İsmet Özel, Türk şiirinin son basamağıdır. Şairlik vazifesini, kâfire çatarak yapandır. Sezai Karakoç ise izi sürülesi insanların izini sürerek tamamlamıştır vazifesini. Özel’in şiiri, Karakoç’un şiirinden büyükken, Karakoç’un şiiri Özel’in şiirinden üstündür. Bu mukayeseyi bizlere mecbur eden bir hadise vardır çünkü. Şiirin retorik ve fonetik kıymetini en iyi bu ayrımda görürüz.

Soren Kierkegaard, şair için “cemiyetin nabzını elinde tutan adamdır” diyor. Fakat menfi bir anlam katarak söylüyor bunu. Öyle ki; şaire bir nevi Mefisto’luk atfediyor. Kendini bu kulvarda gören şairlerle ters istikamete giden bir ufuk var önümüzde. Cemiyetin nabzını elinde tutan şairler, o ufka işaret etmekle yükümlü. Şiirin mürüvvetini görmek istiyorsak, şiirin son basamağını, yani İsmet Özel’i aşmak zorundayız. “Türk şiirinde klişe var, bunu yenileyelim diyenler, hayatlarında karşılığı olan bir şeyi ortaya koymalı ve koyduklarının ağır bedellerini göze almalılar. Ortaya koydukları retorik değil hayatları, hayatiyetleri olmalı.”⁵ Bizim şiirimiz, Müslüman hayatiyetinin estetik icrası olmaktan başka bir şey olmaya müsait değildir. Şair, cemiyetin nabzını elinde tutuyorsa, varlık mesajını zerk etmek için tutuyor. Türk şiiri, ikinci kez müceddidini bekliyor.

Oğuzhan Âsım GÜNEŞ

_____________________________________________________________________

¹ Roger Garaudy, İnsanlığın Medeniyet Destanı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, s.114

² Şeyh Galib, Hüsn-ü Aşk, Kültür Eserleri, s.141

³ Şeyh Galib, Hüsn-ü Aşk, Kültür Eserleri, s.141

⁴ Şuara Suresi, 224/227

⁵ Celal Fedai, Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak, Mühür, s.58 

4 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

İnsanoğlunun tüm yapıp etmelerini kuşatıcı bir şey varsa bu ahlaktan başka bir şey olmasa gerektir. Zira iyi ve kötü sarkacına denk düşmesi muhtemel ne varsa bu “ahlak”ın da meselesi olarak tezahür ed

Hazreti Ali’nin “ İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü bugünün dünyasında verilerin insanların zihinlerine boca edildiği bir vasatta, üzerinde hayli durulması gereken bir sözdür. Zira pek

Beni bilmek esasen ötekini bilmektir. Kendini bilmeyenin ötekini bilişi kendinden bir biliş değil, yamalı bohça misali bozulmaya her an müsait, çarpık bir zandan ibarettir. Ötekinin çapını tayin etmek