Çatlak

Kahverengi gözleriyle tavandaki incecik çatlağın izine dalgın dalgın bakıyordu. Uyanmıştı. Nemden mi yoksa rutubetten mi oluştuğunu bilmediği çatlak eve taşındıklarında da vardı. Tadilat sırasında boya badana yapılırken kapanmış fakat çok geçmeden kendini yine belli etmişti bu ince hat. Onun inatçılığını, yoksa hayata tutunuşunu mu demeli, her sabah izlemek onun için bir alışkanlık haline gelmişti. Sıkılmadan yapardı bu iz sürme ameliyesini. Hatta keyif aldığı bile söylenebilirdi. Öyle ki bazı sabahlar, sanki çatlak şekil değiştiriyormuş gibi gelirdi kendisine ve ciddi bir heyecan içerisinde gözlerini dikerdi onun üzerine. Bu değişimin, yatak başlığının dayandığı duvarın tavanla birleştiği hattın ortasına doğru doğan ve öncelikle beş santim kadar düz bir çizgi çizip sonrasındaysa kendini sokmuş yılan gibi kıvır kıvır ilerleyen bu inatçı çatlağın kendisinden olacağı yoktu elbette. Bunu bilirdi. Onu heyecanlandıran, bu değişimi, başkalaşımı kahve bakışlarıyla yapabilme ihtimaliydi.

İşte bu sabah da benzeri heyecanla bakıyordu çatlağa. İlk kısımdaki düz hatta santim santim ilerledi. Farklılık yoktu; işte beş santim orada. Sonra kendisinin sağına doğru bir kavis ve çok uzamadan başlangıca paralel kısa bir ilerleyiş, akabindeyse yine sağa doğru kavis… Sonra sola kavis, sonra kaynağına doğru iki parmaklık gerileyiş, sonra sağ kavis, sol kavis, iki ileri, sağ kavis, bir geri… Derken tavanın ortasına dek uzanmış olan çatlak iki dala ayrılıyordu. Yılan, kıvrılmaktan, belki de sıkılmaktan, mutasyon geçirmiş ve çift başlı yılan olmuştu. Heyecan artıyordu bu noktada çünkü sağ baş elbise dolabının üzerinden bilinmeze doğru akıp giderken, sol baş pencere kısmına doğru türlü türlü şekiller çizip yol alıyordu. Meçhule giden yol ve ayan beyan aydınlık diğer yol. Mutadı olduğu üzere bu sabah da diğer sabahlarda yaptığını yaptı; aklı başında olduğunu iddia eden diğer herkes nasıl yapıyorsa onu. Güldü ve meçhule gideni seçti. Bilinmezi seviyordu çünkü hayal edebilme imkânı oradaydı. Usul usul dolabın üzerine giden çatlağın son noktasına kadar ilerlerdi. O son noktaya gelinceyse gözlerini kapadı. Bedenen, çatlak çizgisinin üzerindeydi şimdi.

Öksürdü. Tozluydu oralar. Hâlbuki daha geçen hafta sonu silmişti. Yoksa ondan önceki hafta mıydı? Belki de ondan da önceki hafta. Her hâlükarda annesi görse kızardı kesin. Zira onun için zaman değil temizlik önemliydi. Söz gelimi, velev ki salondaki grimsi masayı dün silmiş olsun, üzerinde toz gördüğü anda yine silinmeliydi. Annesi için vakit nakitti, evet, ama temizlik saadetti ve bu saadet daima eteğinin kuşağında silah gibi bulundurduğu sarı bezdeydi. Bazen o sarı bezi alıp yırtası geliyordu kahve bakışlının. Neden sonra mutfaktaki dolapta paket halinde bulunan diğer sarı bezler aklına gelince bu fikrinden vazgeçiyordu. Aslında üşenmiyordu silmekten. Sadece hayattaki bazı tozlardan, lekelerden, kirlerden kurtulunamayacağının farkında olmanın verdiği rahatlığı seviyordu. Tekrar öksürdü; yine de buradaki kirlerden kurtulmak icap ediyordu.

Bunları anımsarken epey ilerlemişti. Şimdi dolabın sağ arka tarafına gelmiş, suntadan aşağıya doğru bakıyordu. Çatlak, burada bir es alıp tepe taklak aşağıya doğru uzuyordu. İlk anda başı döner gibi oldu. Sanki yüksek bir uçurumun kenarındaymış gibi midesi de bulandı. Durdu. Kendine çeki düzen verdi. Derin nefes aldı ve aşağıya ilerledi. Işık buraya pek ulaşmıyordu ama her şey hayal olduğu için ışığa ne hacet deyip devam etti. Evet, güç ondaydı çünkü hayali vardı. Burada ona kimse karışamaz, hiç kimse onu durduramazdı. Ne toz, ne baş dönmesi, ne de sarı bez. İlerledi. İlerledi. Çatlağın uzandığı son noktadaydı artık. Etrafına bakındı. Duvarın orta kısmındaydı. Başını hafifçe kaldırdı ve suntadaki çivilere göz attı. Abisiyle babasının kurduğu dolabın suntasını abisi çivilemişti ve bu işi yaparken pek de maharetli olduğu söylenemezdi. Çivilerden pek çoğunu raflara denk getiremediğinden dolap delik deşik olmuş ve kendisi buna epey gülmüştü.

Yüzünde bu tebessümle dururken aniden tıkırtı duydu. Ne olduğunu anlamak için etrafına bakındığında yerde, dolap ayaklarının orada metalik bir parıltı dikkatini çekti. Çivilerden biri düşmüştü. Bu şimdi mi oldu yoksa önceden mi bilemedi. Gözleri parıltının üzerindeyken bu sefer bir gıcırtı duydu. Endişeyle sesin geldiği yöne dönünce sağ üstteki çivilerden birinin usulca yerinden çıkıyor olduğuna şahit oldu. Şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Ve çok geçmeden aynı ses bu sefer alt yönden geldi. Döndü ki orada da aynı olay vuku buluyordu. Sonra etraf titremeye başladı ve dört bir yanından metalin tahtaya sürtünmesinden kaynaklı gıcık gürültüye maruz kaldı. İmkânsız. Başını kaldırdı; tüm çiviler üstüne düşmeye başlamıştı. Kaçmak istiyordu. Geri döndü ama çatlak izinin ortadan kaybolduğunu fark etti. Artık geldiği yol orada değildi. Yol yoktu. Noktaya hapsolmuştu. Çivilerin hücumuna karşı elini kendine siper etti. Ne kadar sürdüğünü bilmediği bu halde öleceğini sanarak yaşama tutunmaya çalıştı. Bir müddet sonra ses kesildi. Gözlerini açtığındaysa karşısında duran koca suntanın alevlere atılmış mum gibi sıvılaşıp eridiğini gördü. Akıyordu. Yere baktı. Düşüp giden çiviler, balçık haline gelen suntanın üzerinde yüzüyordu. Korkudan ne yapacağını şaşırır halde noktasında duruyordu. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Eriyen suntanın geride bıraktığı yerde dolabın içini gördü. Bir şekilde oraya zıplayıp kaçmak istiyordu fakat kımıldayacak dermanı kendinde bulamadı. O an bir imkânsız daha gerçekleşti. Bağırmak, çığlık atmak istedi. Birisi ona yardım etmeliydi. Olmadı. Sesi boğazına yumruk olup oturmuştu. Hayret içerisinde bakakaldığı yerden, aynanın arkasından kendini görüyordu. Nasıl? Nasıl olabilir bu? Sakin kalmaya çalıştı. Nafile. Omuzlarında dünyanın yükü varmışçasına zorlanarak tekrar baktı kendisine. Yatağında boylu boyunca uzanmış haldeydi. Terlediğini gördü. Kıpkırmızıydı. Yüzünde müthiş bir can sıkıntısının izlerine rastladı. Evet, kâbus görüyordu. Hayal kurmak için kapattığı gözleri uykuya dalmıştı. Tüm o çatlaklar, tozlar ve çiviler işte bu kâbusunun parçasıydı. Nasıl farkına varmadı! Nasıl da o halde uyuyakaldı!

Sakin olmalıydı. Bazı rüyalarda, nasıl oluyor idiyse rüya gördüğünü anlıyor ve gözlerini hızlıca açıp kapatınca uyanıveriyordu. Bu hileyi kendi mi geliştirmişti yoksa bir yerde mi okumuştu, şimdi bunun sırası değildi. Hiçbir şey düşünmemeye çalışıp kalan tüm enerjisini göz kapaklarına yöneltti. Bir, iki ve…

Yataktaydı. Etraf karanlık. Bu kadar uyumuş olamazdı. Muhtemelen kara bulutlar göğü kapatmış ve yağmur yağıyordu. Kalkıp pencereye bakmaya çalıştı ama o dermanı kendinde bulamadı. Üstünden kamyon geçmiş gibiydi. Değil kalkıp pencereye bakmak, kolunu kaldırmak bile ona zor geldi. Kulaklarını pencereye yöneltti. Herhangi yağmur yahut fırtına sesi gelmiyordu.

Gözünü yukarı dikti. Tavandaki çatlak dalga geçer gibi orada duruyordu. İçinden lanet okudu ona. Kahrolsundu çatlak, asla tamir edilemesindi, kimseler yara gibi açılmış böğrünü kapatamasındı, tenine el dahi değmesindi… Çatırtı duydu. Kaşlarını çattı. Gözünün önündeki çatlak genişlemeye başladı. Kurumuş toprak misali genişledikçe karası da büyüdü. Sanki yeniden doğuyordu. Sanki laneti duymuş da bunu ona yöneltiyordu. Doğrulmak istedi. Yapamadı. Gözünü ovuşturmak istedi. Bunu da yapamadı. Gerçek olamazdı. Tavanda bıraktığı iz boyunca genişleyip kararan çatlak dolap tarafına doğru büyüyordu.

Hayır! Dur!

Durmadı. Dolabın arkasına ulaşan çatlak, çarpışan kara bulutların gürültüsüne eşdeğer bir ses çıkardı. Dolap sarsıldı. Deprem oluyordu. Gözleri dolap aynasına kaydı. Orada bitkinliğini ve ölüm korkusunu gördü. Yorganını başına çekmek istedi ama eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Bu kadardı işte. Hayat bir anlıktı. Bu anda şunu da anlamıştı ki gözünün önünden hayatı bir film şeridi gibi geçmedi. Gözü bir şey görmüyordu. Aklı bir şey anmıyordu. Sadece ve sadece kendi vardı. Gözleri zangırdayan dolabın aynasında kendini izliyordu. Yalnızdı. Çaresizdi. Dehşet dolu bakışları eşliğinde bedeni gittikçe küçüldü, küçüldü ve ayna patladı.


*

Kahverengi gözlerini açtı. Kasıklarında ve kollarında müthiş bir ağrı hissetti. Kendini oldukça kasmış olmalıydı. Sırtındaysa ıslaklık vardı. Terden sırılsıklam olmuştu. Üzerinden kamyon geçmiş olsa ancak bu kadar olurdu. Bu ne menem bir kâbustu böyle. Kâbus içinde kâbus... Yoksa?

Ellerini ve ayaklarını yoklayıp hareket ettirdi. Başını sağa sola çevirdi. Yorganını üstünden atıp doğruldu. Tüm bunları keskin ve sert hareketlerle yaptı. Garanti olsun diye bir de kendini sağ boşluğundan çimdikledi. İçinde dolaşan bıkkın nefesi rahatlıkla verdi. Şükür. Kâbus görmüyordu.

Ayağa kalktı. Yatak elbisesinin bel kısmını gerip bıraktı. Bunu üç dört defa tekrarladı. Temiz havayla yapışkan ıslaklığı bir nebze de olsa gidermek istedi bu hareketiyle. Derince bir iki nefes aldı. Final maçı için ringe çıkacak şampiyon boksörmüşçesine hareket edip aynaya doğru yürüdü. İki çift kahve göz birbirine temas etti. Yorgun göründükleri kadar kendinden emindiler de.

Biraz sonra aynadan tavana doğru baktı. Çatlak orada, inatla selam ediyordu kendisine. Çatlağın yansıması, aynayı da çatlamış gösterir gibi oldu. Takılmadı buna. Az önce gelen selamı başıyla aldı. Oda kapısına doğru gitti. Kapıyı açtı ve içerideki annesine seslendi;

-Anne, bizim bu boyalar nerede?

Erhan BURTUL

24 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Mutlu olmaktan delicesine korkuyordu. Aklını yitirmemişti. Sadece kaybetme korkusu vardı; aklını değil, mutluluğu. Korkusunun kaynağı basitti; ne zaman eline bir şey geçse ondan kopması çok uzun sürmü

Unutmamak için çırpınıyordum, aklıma gelmeyeceğini adım gibi bildiğim halde. Çekmeceleri bir hışımla açıp, birbirine girmiş sayfalar arasında, üzerine leke düşmemiş bir beyazlık arıyordum. Düşünceleri